top-logo

14 Ramazan 1440

Allah’ın Peygamberleri ve Onlara Salât-ü Selâm (3)

Allah’ın Peygamberleri ve Onlara Salât-ü Selâm (3)

Varlığı ezel ve ebedi kapsayan, yarattıklarına kendilerinden yakın olarak onarı her an tutup yaşatan, sevk ve idare eden, sevip razı olduklarına da yakınlığını hissettiren; Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla.

Hamd; âlemlere Hz. Muhammed’i ve diğer Peygamberleri lütfederek kullarına yüce yüce ikramlarda bulunan Allah’a,

Salât ve selâm;Umum yaratılmışa önder olmakla âlemlere rahmet kılınan, iki âlemde de daima şefaatini ve yakınlığını arzuladığımız sevgililer sevgilisi Muhammed Mustafa Efendimize ve âl-ü ashabına olsun.

Ol Nebiyy-i Muhterem’e gönülden bağlı sadakat ehli kullara da Allah (c.c.) daima rahm-u kerem eylesin.

Ne ilim ehli maneviyatsız ne de maneviyat ehli ilimsiz olmalı.

Bilen bulmalı, bulan da bilmeli…

Bir kardeşimiz, Allah ve Rasûlüne manevî yakınlık çalışmalarına yönelmeksizin daima Şeriat’in (Yüce Din İslam’ın tesis olunmuş ve kurumsallaşmış halinin) zahirî yönüyle alakadar olurken; elinden tesbihi düşürmeyen, zikrullah ile geceleyip sabahlayan kardeşimizi sıkıştırıyor ve Kuran’dan cımbızlama kelimelerle ona sorular soruyor. Maksat onun bir şey bilmediğini, kendisininse çok şeybildiğini (!) ortaya koymak. Bu elbette tasvip edilemez (doğrulanamaz) bir davranıştır.

Diğer kardeşimiz de Allah ve Rasûlünün yakınlığını arzulayarak yaşıyor, kendisini daima zikir ve salevât ile meşgul ediyor. Ancak biri gelip de tâğût dediği(tevhidi anlatmak için onu tâğûtları inkâr etmeye davet ettiği) zaman  “o da ne” diyor. Oysa bunu bilmeli ve manevi çalışmalardan maksadın da tâğûtları inkâr etmek olduğu anlatmalı.

Dahası “şeytan da âlimdi, ama ona ilmi fayda vermedi” diyerek ilmi ve ilim ehlini farkında olmadan küçük görüyor. Hal bu ki ilimsiz hiçbir şey olmuyor ve olmaz.

Anlatmak istediğim; Ne hepten zâhiri bırakıp sadece bâtına ya da maneviyata yönelmeli nede sadece zahirle yol yürüyüp bâtını ya da maneviyatı terk etmeli.

Bu yolda ikisi de lazım. Birbirini tamamlayan iki ana unsur da diyebiliriz buna.

Bu yazıda Allah’ın Peygamberleri hatta özellikle Hz. Muhammed Efendimiz’e bağlılık ve salevât üzerinde duracağım. İlim ve ilim ehlinin durumu üzerinde, bundan önceki yazıda biraz durmuştum. İnşâAllah Teâlâ gelin yine Rasûlullah’tan bahsedelim. Hem bedenimiz hem de canımız nurlansın.

Eğer Rasûlullah (s.a.s.) Efendimizi seviyor, dünyada ve ahirette yakınlığını arzuluyorsak Kur’an Onu (s.a.s.) bize daima örnek ve önder gösterdiği içindir. Sıklıkla Onun nasıl üst bir mertebede olduğunu anlattığı, ders yaptığı içindir.

Rabbimizin; “Bilesin ki Rabbinin sana olan fazl-u ihsanı gerçekten pek büyüktür”(İsrâ Sûresi – 87) dediği içindir.

“Onların konuşup durdukları (boş lakırdılar) sakın seni üzmesin…” (Yasin Sûresi – 76) dediği içindir.

“Ey Peygamberim! Kesin olarak bil ki Allah sana yeter…” (Enfâl Sûresi – 62) dediği içindir…

Bilmem ki hangi birini burada yazıp anlatayım.

TV’de oruç, sahur ve imsak meselelerini yıllardır bir türlü anlayıp idrak edememiş meşhur bir hocaya (!) soruyorlar: “Bazıları diyor ki Peygamberimiz (s.a.s.) diğer Peygamberlerden üstün, böyle bir şey var mı Kuran’da (v.s.)?”

Diyor ki ne münasebet. Kur’an demiyor mu ki; “biz Peygamberlerin hiç birini birbirinden ayırmayız”?

Sonra o hocaya âyet el-Kürsî sayfasının en üstünde “tilke’r-rusülü feddalnâ…” diye başlayan ayetleri okuyorlar (Bakara Sûresi 253). Bu sefer diyor ki “Tamam ama bunu biz diyemeyiz ki, evet üstündür biri diğerine ama bunu Allah der biz diyemeyiz…” yani ne dediğini kendi de bilmiyor.

Bakın kardeşlerim. Gelin şu ayeti birlikte okuyalım ve Rasûlullah (s.a.s.) bu insanlık için neymiş (nasıl bir değermiş) hep beraber anlayalım:

Yemin olsun ki, Allah müminlere; içlerinden ve kendi türlerinden (onlar gibi yiyip içen, onlarla oturup kalkan, onlarla istişare eden, onlarla sohbet eden, onlarla gülüp ağlayan ve onlarla cenk eden…) onlara Allah’ın ayetlerini okuyan (ve açıklayan), onları (başta şirk olmak üzere her türlü pisliklerinden arındırıp) temizleyen, onlara kitabı ve hikmeti öğreten (pek değerli) bir elçi göndererek çok büyük bir iyilikte bulundu. Oysa bundan önce gerçekten apaçık bir sapıklık içinde idiler. (Âl-i ımrân – 164)

Öyle insanlar vardır ki, bizi ölümden kurtarırlar; bir yerden düşmekten, ateşe yuvarlanmaktan, bir saldırıdan v.s. Hayatımızı kurtarırlar ve biz bir ömür kendimizi onlara borçlu hissederiz. Hatta “sana can borcum var” cümlesini hepimiz duymuşsuzdur. Mal varlığını o kendisini kurtarana bağışlayan bile var. İnsanlar böylelerine seri serveti geçin can verirler.

Hâl böyle iken, âlemlere Rahmet Hz. Muhammed (s.a.s.) Efendimize olan bağlılığın, sadakatin, aşkın ve iştiyakın ne lafı olur ne de tartışması değil mi! “Aklınızı kullanmaz mısınız?” hitabına muhatap olan herkese sorarım, Rasûlullah’a can feda edenler sizce de haklı değil miydi?

Eminim dünyaya tekrar gelseler tekrar gözlerini dahî kırpmadan aynı arzu ile yine canlarını ‘O Canlar Canına’ feda ederlerdi.

Bakınız Allah Rasûlü (s.a.s.) Ebû Hureyre’den (r.a.) rivayet edilen bir hadis-i şeriftene buyuruyor;

 “Ümmetimden beni en çok seven ve benden sonra gelen o insanlar ki, onlardan her biri beni görmeyi mallarından ve ailesinden çok daha fazla arzularlar ve isterler” (Müslim, Cennet, 12, h. No: 2832)

Yani  “Onu (s.a.s.) doyasıya bir kere görsem de ne malım ne evladım ne de hiçbir şeyim olmasa. Tek Onu göreyim de bu ten dahî gerekmez” diyenlerin bugün yeryüzünde sayısının hiç de az olmadığına inanıyoruz. Öyle ki, Allah Rasûlünü sevenleri dahî sevmeyi Allah’tan bir ikram bilmiş bu Peygamber âşıkları.

Ali İhsan Türcan’ın ‘Kırk Derste Tasavvuf’ adlı kitabından bir alıntı yaparak tam olarak şuanda aklıma gelen bu dörtlüğü sizinle paylamak istiyorum:

Eyâ Habîbellah! Severiz Seni.

Lütuf biliriz sevmeyi; Seni seveni.

Fazîlet kaynağı O Cân-u Teni,

Umarız görmeyi daim Muhammed!

‘Eyâ’ tıpkı ‘Yâ’ gibi nida edatlarından biridir.

Rabbimiz (celle ve alâ) Sevgili Rasûlüne daima yakın olanlardan eylesin bizleri. Hem dünyada hem ahirette. Onun sevgisi hiçbir sevgiye benzemez. Zira varlığını Allah’a tamamiyle adamış ve O’nun (c.c.) rahmetine ayna olmuştur. Rızası Allah’ın rızası, öfkesi O’nun (c.c.) öfkesi olmuştur. Rasûlullah’a düşmanlık yapanların hallerine bir bakın. Sonları ne olmuş.

Yâ Rabbî! O mübarek Peygamberin (s.a.s.) dostluğunu ve muhabbetini arzuluyoruz; lütfeyle…

Bakın şu ayete;

“Nimetlerimi doyasıya tadan ve seni yalancılıkla itham eden bu azgın inkârcıları bana bırak (Ey Rasûlüm! Artık onlara ben hasımlık edeyim) ve sen onlara biraz mühlet ver” (Müzzemmil Sûresi-11)

Bu uyarıdan sonra Allah (c.c.) Kureyş’in ileri gelen varlıklı azgınlarını helaketti.

Ne dedik, dostluğu Allah’ın dostluğu, düşmanlığı da Allah’ın düşmanlığı (Allah korusun). Çünkü O (s.a.s.) bu âleme Rabbi olan Allah’ın davasını gütmeye ve O’nu (c.c.) temsil etmeye gelmişti. Kendi adına bir davası ve sevdası asla olmadı. Allah salât ve selâm eylesin.

Burada Delâilü’l-Hayrat isimli kıymetli eserden birkaç salevât örneği paylaşarak yazıma devam etmek istiyorum.

Bu eserin Müellifi’nin tam adı Ebû Abdullah Muhammed b. Süleyman el-Cezûlî(r.aleyh). Eserin tam adı ise “Delâilü’l-Hayrât ve Şevâriku’l-Envâr fîZikri’s-Salât ale’n-Nebiyyi’l-Muhtâr”. Yani “Seçilmiş Peygamber’e Salât Konusunda Nurların Kaynağına Götüren Salât ve Selâmlar”

Bu zatın bu eseri yazmasının başlıca bir kaç sebebi var. Onlar da kitabın girişinde anlatılmaktadır. Kitapta mukaddime (sunum) sonrasında bazı dualar ve salevât okumanın fazileti hakkında açıklamalar mevcuttur. Esmâü’l-Husnâ sonrasında Esmâü’n-Nebî (Nebî aleyhi’s-selâm’ın mübarek isimleri), sonra haftanın yedi gününe bölünmüş, kısım kısım salât-ü selamlar ve Allah Rasûlü için dualar var.

Ben doğrudan kitapta zikredilen o muhteşem salevât örneklerinden bir kaçını paylaşmak istiyorum.

Pazartesi gününe mahsus bölümde 20 ve 21 numaralı salevâtlar;

“Ey (âlemlerin Rabbi) Allah! Rasûllerin Efendisi, müttekıîlerin (takva ehlinin) önderi, nebîlerin sonuncusu ve bu silsilenin son halkası, hayırların önderi ve öncüsü olan kulun ve rasûlün, rahmet Peygamberi; Efendimiz Muhammed’e salevâtını, berakâtını ve rahmetini ikram eyle” Âmîn…

“Ey (âlemlerin Rabbi) Allah! Onu (s.a.s.) öncekilerin ve sonrakilerin imrenip gıpta edeceği Makam-ı Mahmûd’a ulaştır” Âmîn…

Perşembe virdinden 11 numaralı salevât şöyle;

“Ey (âlemlerin Rabbi) Allah! Nurların nûru, sırların sırrı, ebrârın (sadıkların ve hayırlı kulların) efendisi, seçilip insanlığa ikram edilmiş elçilerin süsü, gecenin üzerini gölgelediği ve gündüzün üzerini ağarttığı (aydınlattığı) kimselerin en cömerdi ve en kıymetlisi olan; Muhammed Efendimize, dünyanın öncesinden sonrasına kadar inen yağmur damlaları, bitkiler ve bütün ağaçlarda yetip bitenlerin adedince, Vâhid ve Kahhâr olan Allah’ın hukümranlığı ve saltanatı devam ettikçe sürüp gidecek olan bir salât ile salât eyle” Âmîn…

Son olarak Cumartesi virdinden de bir salevât ile bitirmek istiyorum. Numara 13;

“Ey (âlemlerin Rabbi) Allah! Yer ve gök arasında hareket eden bulutların yağdırdığı yağmur sularının adedince Efendimiz Muhammed’e salât eyle”

“Yeryüzü ve gökyüzünün doğu, batı, kıble istikameti ve derinliklerinde emir altına girmiş bulunan rüzgârlar adedince Efendimiz Muhammed’e salât eyle”

“Gökyüzündeki yıldızlar adedince Efendimiz Muhammed’e salât eyle”

“Denizlerde yarattığın balıklar, canlı varlıklar, sular, kumlar ve bunlar dışındaki diğer mahlûkât adedince Efendimiz Muhammed’e salât eyle”

“Bitkiler ve çakıl taşları adedince Efendimiz Muhammed’e salât eyle”

“Karıncalar adedince Efendimiz Muhammed’e salât eyle”

“Tatlı ve tuzlu sular adedince Efendimiz Muhammed’e salât eyle”

“Bütün yarattıklarına ihsan ettiğin nimetler adedince Efendimiz Muhammed’e salât eyle”…

Bu şekilde devam eden birbirinden güzel salâtlar Cumartesi gününün 13 numaralı salevâtını oluşturmaktadır.

Bunca salevatı paylaşmamdaki maksat “Allahümme salli alâ rasûlinâ Muhammed…” diyenler çoğalsın ve Peygamberini canından çok sevenler kaynak sahibi olsun. Virtler bittikten sonra kitabın son kısmında da güzel güzel kasideler ve beyitler bulunmaktadır.

Her bir Peygamber (a.s.) Allah’ın (c.c.) insanlığa rahmetidir.

İlâhî kitaplar, Peygamberler dahî tüm yaratılmıştan üstündür (çünkü Allah’ın kelam sıfatı olmakla ezelî ve ebedîdir). Bununla beraber din’in temel maddelerini oluşturur. Din’in hukümleri (emirler ve yasaklar) kitapta yazılı olandır fakat Allah Teâlâ; bu hukümlerin tesis olunup kurumsallaşması için bir Müessisi (yani bir Peygamberi) elzem kılmıştır. Çünkü Peygamberler diğer insanlarda olmayan sıfatlara mazhardır.

Peygamber olmasa da insanlar kitaptan kendileri okuyup kendileri huküm çıkarsalardı, ya da din’i tesis etme işi sıradan insanlara kalsaydı durum; “bugün ben kitabı kendim okur kendi anladığım ile kendim icra ederim, kimseye gerek yok” diyenlerin düştüğü durum gibi olurdu.

O yüzden Peygamberlerde; Sıdk (doğruluk), Ismet (günahsızlık), Emânet (her anlamda özellikle nübüvvette güvenilirlik), Fetânet (zeka ve akıllılık) ve Tebliğ (görevlerini eksiksiz ve yanlışsız icra etme) sıfatları vardır.

Bu sebeple kitap anlaşılacaksa önce kitabın kendisine indiği Peygamber’e (a.s.) yani Onun söz, fiil ve takrîrlerine bakılmalı.

Bu kitabın hukümleri nedir? Neyi anlatmaktadır? Hangi husus kime, nasıl uygulanmalıdır? Bu din nasıl yerleşecek ve nasıl icra olunacaktır? Bu ve benzeri binlerce sorunun cevabı, Allah’ın insanlardan seçip yine onlara ikram ettiği Peygamber’dedir (a.s.).

Bu sebeple şeriat din’den üstündür. Zira şeriat kurumsallaşıp yürürlüğe konmuş olan din’dir.

Kuvvetli rivayete göre 124 bin Peygamber geldiği zikredilir. Başka rivayetler de var ancak burada çokluğu üzerinde duracağım. Bunun yanı sıra sadece 8 tanesine kitap verilmiştir. 4 büyük kitap ve 4 ayrı Peygambere toplam 100 sahife (bir sahifeye de kitap denir. Zira ‘kitap’ ‘mektûp’, yani yazılı nesne demektir).

Kendilerine kitap inmeyen Peygamberler karşılaştıkları meseleleri ya önceki Peygamberin şeriatıyla ya da kendilerine inen vahiy ile çözmüşlerdir. Kuran’da Allah’ın, kendilerine kitap inmediğini bildiğimiz fakat vahyettiğini okuduğumuz Peygamberler zikredilmektedir. Demek ki Peygamber, din’in müessisi (tesis edeni) ve uygulayıcısı oluyor. Kimin yönetiminde? Elbette tepeden tırnağa Allah’ın idaresinde ve yönetiminde; asla kendi halinde değil.

Hz.Muhammed Mustafa (s.a.s.) Efendimize gelince Onun durumu kesinlikle bambaşka. Kıyamete kadar sürecek olan Dîn-i Mübîn olan İslâm’ın Peygamberidir O (s.a.s.). En kapsamlı ve en muazzam kitap olan Kur’an-ı Hakîm’in kendisine indirildiği Peygamberdir O (s.a.s.).

EbûBekirlerin, Ömerlerin, Osmanların, Alîlerin ve Bilallerin (r.anhüm) yoluna herşeylerini feda ettikleri Nûr Peygamberdir O (s.a.s.).

Yûnus Emrelerin “Arayı arayı bulsam izini, izinin yoluna sürsem yüzünü. Hak nasîb eylese görsem yüzünü, Ya Muhammed! Canım arzular seni” dediği Peygamberdir O(s.a.s.).

Mevlanaların“O seçilmiş (kul) olan Muhammed’in yolunun toprağıyım” dediği Peygamberdir O (s.a.s.).

Ali İhsanların “Onun izinde yaşamak bir şereftir. Eğer bu uğurda ölür yahut öldürülürsem hiç şüphesiz bayramım olur” dediği Peygamberdir O (s.a.s.).

Ey Rabbimiz! İnanç, söz ve icraatlarımızda bizleri Sevgili Peygamberimize (s.a.s.) uygun hale getir. Bizim adımıza Ona razı ve hoşnut olacağın şekilde salât ve selâm eyle. Canını Onun yolunda Sana feda eden hakîkî erlerin sevgisini bizlere bahşeyle. Bize de bu uğurda şerefle yaşayıp şerefle ölmeyi nasib eyle.

Rasûlullah’ı (s.a.s.) canından çok sevenlere selam olsun.

Yazar : Erol Küçük


Etiketler : başyazı | ilim | sadakat |