top-logo

19 Recep 1440

Teslimiyet ve İtaatte İlim ve Aşk

Teslimiyet ve İtaatte İlim ve Aşk

Faydalanıp artmaktan, zarara uğrayıp eksilmekten, sonradan olmaktan ve ölüp yok olmaktan münezzeh; Rahman ve Rahîm olan Allah’ın adıyla.

Hamd; kullarını karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için onlarla konuşan, ilham eden ve kendilerini temizleyen Peygamberler gönderen Allah’a,

Salât ve selam; Allah’ın rahmetine, izzetine (üstünlüğüne) ve mağfiretine manzara (sahne) olan Hz. Muhammed Efendimize, kezâ bütün Peygamberlere ve cümlesine iman eden bahtiyar kulların tamamına olsun.

Rabbimiz; inanç, söz ve icraatlarımızın tamamında bizleri Hz. Muhammed (s.a.s.) Efendimize uygun hale getirsin. Onun gibi inanmamızı, Onun gibi konuşmamızı ve Onun gibi icraatlarda bulunmamızı lütfetsin.

Allah Teâlâ; Rasûl-i Zişan Efendimizi (s.a.s.) öldürmeye azmetmiş, mümkün olsa (ki değil) onu ve davasını ortadan kaldırmakta bir an bile tereddüt etmeyecek derecede gafil ve cani kimselere bir an olsun benzemekten bizi muhafaza buyursun.

“Kim bir kavme benzerse, bu sebeple artık o onlardandır” buyuruyor âlemlerin Peygamberi (s.a.s.).

Ey Rabbimiz! Bizi Sevgili Rasûlüne ve Ona ayna olanlara benzeyle. Her hâl-ü kârda (her türlü durum ve iş üzere) daima Efendimize itaatkâr ve teslim olmuş hayırlı insanlar eyle bizleri.

Teslimiyet ve itaat, önce ilim sonra da aşk istiyor.

İlim ve aşk…

Ne güzel söylemiş büyüklerimiz;

Kişiyi merdân eden beş harf ile üç nokta imiş,

Vâsıl-ı Yezdan eden üç harf ile beş nokta imiş…

Beş harf ile üç nokta; ‘Kur’an’. Üç harf ile beş nokta; ‘Aşk’.

Kişi Kuran’a sarılmakla ve ona tüm varlığı ile hizmet etmekle yol eri oluyor. Okunmasına, anlaşılmasına ve yaşanmasına hizmet… Merdân-ı Hüdâ; Kendisini Hâdî olan Allah yoluna adayan, hidayet yolu üzere yiğitçe yürüyen er kişi.

Allah’a ulaşmak… Sonradan olan tüm perdelerden sıyrılıp Hak ve Gerçek Varlığa ermek de aşk ile oluyor. Yûnusların, Mevlânaların ruhları şad olsun. Bu yolun önderleri ve hizmetkârları. Maneviyat bambaşka bir saha.

Evet, kişiyi merdân eden Kur’an.

Bir insan hangi makamda oturursa otursun Kuran’dan nasibi kadar hayırlı ve yararlı oluyor…

Allah Rasûlü (s.a.s.) Efendimiz; “Allah’ın kelamının diğer kelamlara üstünlüğü Allah’ın yaratılmışa üstünlüğü gibidir” buyurmuştur.

Kuran’a hizmet birkaç meal okuyup üç beş video izlemekle olmuyor maalesef. Her ortamda siyaset konuşabildiği gibi din konuşanlarımız da var maalesef. Akşam falan tv’yi izleyip sabah irşad (!) bayraklarıyla çıkıyorlar sokaklara. Tabi yıktıkları yaptıklarıyla kıyaslanamayacak kadar çok oluyor.

Mezhepler, cemaatler, tarikatlar, hocalar, imamlar, din işleri v.s… Bunlar bu tiplerin sıcak gündem konuları. Sürekli ısıtıp ısıtıp çay molalarında, duraklarda, banka kuyruğunda, cami avlusunda, otobüste-tramvayda, iş başında, bina gölgesinde… gündemde tuttukları, her kesim tarafından tartışılmaya müsait konular. Peki, neden her kesim tarafından konuşulmaya ve tartışılmaya müsait bu konular? Çünkü ilmî bir gayret ve tedrîsât gerektirmiyor. Bilenin de bilmeyenin de ağzı laf yapıyor zira.

Sırf dalga geçip güya onun cahil kendisinin de âlim (!) olduğunu ortaya koymuş olmak için yurdum insanına ‘Peygamberimiz hangi mezheptendi’ diye soru soran bay çokbilmiş arkadaşın yaptığı gibi mesela.

Soruyorum o çokbilmiş prof arkadaşa;

Şu sûreyi hayatında kaç kere okudun? Yeni duyuyorum!

Peki, İman nedir? Imm… İşte hani iman ettik diyoruz ya! Allah’a iman, meleklere iman, kit…

Her gün okuduğumuz Fatiha sûresini bi açıklar mısın? Bir saniye… bakmam lazım !!!

Eline sağlık !

Ama ‘mezhepler’ kelimesini duyar duymaz ‘hadisler’ kelimesini duyar duymaz bakıyorum da sanki Ezher üniversitesi baş profesörü gibi herkesten önce koşup geliyor insanların kafasına 40 tane fitne tohumu ekiyorsun? Bunu yaparken de hiç düşünmüyor hiç araştırmıyorsun?

Bak Allah Teâlâ (celle ve alâ) kitabında ne buyurdu; “De ki; hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu? (elbette olmaz). İşte bu hakikati sadece ve sadece akıl sahipleri düşünüp anlar” (Zümer 9)

Bak Allah’ın sevgili Rasûlü (s.a.s.) ne buyurdu; “İlim rütbesi rütbelerin en üstünüdür”

Durum bu iken yolu; okuma, araştırma ve çalışıp ilmî anlamda cihat etme sokaklarından hiç geçmemiş biri ile ne konuşulabilir ve hangi meseleye ciddi olarak yaklaşılabilir?

Sen istediğin kadar bulunduğun meclislerde bir şeyleri inkâr et. Bu saygısızlıktır bir kere özgüven falan değil bunu da belirteyim burada. İnsanların inandığı değerlere saldırmak özgüven değildir. Öyle rastgele birini gözüne kestirip onun inandığı değerleri aşağılayıp küçümseyemezsin.

Uluorta ‘o yok, bu safsata’ diye bağırmak medeniyet değil. Ve önce de söylediğim gibi bu, yarasanın “ben güneşi tanımıyorum” demesi gibi komik bir durumdur.

Şurada kısaca hadisleri inkâr mevzusuna değinmek istiyorum.

Bi kere sen layıkıyla Kuran’a hizmet etsen ve tüm varlığınla onu ezberleyip daima hatırda tutmaya gayret etsen hadislerin, Kur’an kanalıyla beslenmiş gerçekten ‘şerefli sözler’ olduğunu anlardın.

Misal olarak Kuran’da  “Dünya ahretin tarlasıdır” (Keşfül Hafa, C 1, s. 412.) hadisini destekleyen birçok ayet vardır. Bunlardan sadece biri (Fecr sûresi 24) şöyledir;

“(o kıyametin vuku’ bulup tüm dehşetiyle her şeyin açığa çıktığı gün kişi tam bir pişmanlıkla) der ki; Ah! Keşke ben imtihan yurdu olan dünyada burası için hazırlıklar yapıp bir şeyler gönderseydim…”

Hadis-i Şerifleri yok sayınca sorgulayan Müslüman olmuyorsun bunu da anla lütfen! Sorgulayan Müslüman önce ilim ve cihat yollarına düşen kişidir. Henüz Türkçe basit bir cümleyi bile tahlil edip öğelerini ayıramazken kulaktan duyma hezeyanlarla dinin temel kaynaklarını inkâr etmek akıl işi mi?

Basit bir cümle… Öznesi, yüklemi, zarfı, tümleci v.s. Daha sen bunları seçip ayıramazken nasıl olur da Kuran’dan sonra asıl kaynak olan hadisler için ‘yok’ ya da ‘uydurma’ dersin? Ben sana söyleyeyim; bunu sadece ve sadece cehalet sebebiyle yapar bir insan. Cahil cesur olur derler. Ama bu kişiyi zarara sokan bir cesarettir bilesin. Bu sebeple önce ilme değer ver; kendini ve Rabbini tanı. İnkâr kolaydır ama zararı büyüktür.

Sen bir şeylere ‘YOK’ deyince o şeyler gerçekten yok olmuyor. Bunu da aklından çıkarma.

Hadisleri ve bazı hakikatleri inkâr meselesini şimdilik kenara kaldırıp konuya kaldığı yerden devam etmek istiyorum.

Teslimiyet ve itaat; İlim ve aşk, bilgi ve muhabbet ile demiştik…

Bilgi için bilenlere, aşk için âşıklara ihtiyaç; günümüzde zarûriyet arz etmektedir.

“Kör ile yatan şaşı kalkar” sözü bize çok şey anlatır. Nasıl ki bozuk insanla arkadaş olan kişi bozulup gider ise; gül ile gezen de gül kokar.

Hele ki Allah’ın evliyası, nerelere götürür.

 “Kim bir kavme benzerse, artık o da onlardandır” demiştik. Allah Rasûlünün mübarek hadisini nakletmiştik. Hamdolsun, Kuran bu hadisi de destekler. İnşallah onu da başka yazıda izah ederiz.

Bizim tek arzumuz; Allah’ın Rasûlüne benzemek Onun ahlakına sahne olmaktır.

Bilgi, bilenlerle dedik.

Samimi olduğumuz bir abimiz arada bir arayıp bazı sorular sorar, ben de biliyorsam cevap veririm bilmiyorsam öğrenir hem kendime hem de ona faydalı olmaya gayret ederim.

Bir gün yine aradı ve ilim sahibi birine (bir mürşide) teslimiyetten sordu. Yani ‘böyle birine gitmeli miyim?’ dedi (Kuran’da bazı ayetlerde mürşid kelimesi geçmektedir). Bu soruyu sorarken de (sonradan haklı çıktığım üzere) şahsını kendisine yeterli görüyordu. Galiba benim görüşümü merak ediyordu.

Neyse, ben de dedim ki; eğer İslam caddesinde sağlam adımlarla, bilerek ve anlayarak yürümek istiyorsan, bu yollardan daha önce geçmiş; tabir-i caizse usta bir er ile beraber yürümekte çok yarar var. Zira ufak gibi görünen yanlışlar kişiyi ciddi zararlara sokar. En iyisi incelikleri hakkıyla öğrenmeli. Bu da evde kendi kendine oturmakla olmuyor. İstediğin kadar kitaba sahip ol. Bir Fem-i Muhsin (düzgün ve güzel okuyuş ağzına sahip bir hoca) olmadan Kuran’ı bile düzgün okuman mümkün değil v.s.

İkna olmadı anlattıklarıma fakat zaten ben onu bir şeylere ikna etmeye çalışmamıştım. Sadece sorusuna cevap vermiştim. Ve son olarak şu ayeti anlatıp açıklamıştım:

Önce konuya kısa bir giriş yapıp daha sonra ayeti açıklayayım.

Hz. Musa (a.s.) ülü’l-Azm; yani azamî ölçüde gayret ve uğraşı gösteren beş büyük Peygamberden biridir. Bu Peygamberler sırasıyla; Hz. Muhammed, Hz. Nuh, Hz. İbrahim, Hz. Musa ve Hz. İsa (Allah’ın salâtı, selamı, rahmet ve berakâtı üzerlerine olsun).

Hz. Musa (a.s.), Firavun’u ve zorba düzenini yerle yeksan ettikten sonra yüksekçe bir yerde hakla muhteşem bir vaaz vermişti. Öyle ki herkes ağlamış ve kendinden geçmişti. Musa aleyhisselam’ın dahî ağladığı anlatılır. Bunun üzerine birisi gelip Hz. Musa’ya yaklaşık olarak; “Yeryüzünde senden daha bilgili kimse var mıdır acaba” şeklinde bir soru sormuş. Hz. Musa da (a.s.) bu sorunun cevabını merak ederek Allah’a durumu arz etmiş.

Her şeyi hakkıyla bilip izleyen Allah Teâlâ ona (a.s.) Hızır’dan (a.s.) bahsetmiş. Konuyu daha fazla uzatmadan Hz. Musa’nın Hz. Hızır ile buluşmasına geçmek istiyorum.

Anlatmak istediğim de zaten burasıydı. Bu iki muhteşem kul (Hızır ve Musa) iki denizin birleştiği yerde birleşip buluştular. Yirmi küsur sene Hz. Şuayp Peygambere (a.s.) hizmet ederek maddeten ve manen olgunlaşıp gelişen, sonra da dünyayı kasıp kavuran Firavun’u ve onun zalim düzenini ortadan kaldıran Musa (a.s.), Hızır’ı hemen tanıdı ve Ona şu muhteşem soruyu sordu;

“Sana öğretilenlerden bana öğretmen ve beni irşad edip olgunlaştırmana (yani bana mürşid olmana) karşılık sana tabi olabilir miyim?” (Kehf 66).

Adam Rasûlullah’a tebâ’iyyetten (tâbi’ olup teslimiyet sergilemekten) rahatsız oluyor. Görüyor musunuz? Ne kadar anlaşılır.

Tüm mesele bu işte; bilgi bilenlerle beraber olarak, onlarla hâldaş ve yoldaş olarak hâsıl oluyor. Peygamberlerin görev olarak en zorlu ve ne şanlı olanlarından Hz. Musa (a.s.) bile ilim ve hikmet sahibi biriyle karşılaştığı zaman hemen Sana tabi olabilir miyim?” diyor. Ne karşılığında? Sana öğretilenlerden bana öğretmen ve beni irşad etmen karşılığında.

O şeriat (yani tesis olunmuş ilâhî hukûmet) sahibi muhteşem kul (a.s.) bile bunu diyorsa sen ey kardeşim! Sen hayli hayli bir bilene arkadaş olmalısın. Zira “İlim talebi, ilim öğrenimi; kadın ve erkek her Müslüman üzerine farzdır” buyurdu Peygamberimiz (s.a.s.).

Allah ilim sahibi hayırlı insanların sayısını artırsın.

Ümmet olarak bir Ebu’l-Esved ed-Düelî’nin hakkını nasıl öderiz Mevlâ bilir. Kur’an hem noktasız hem de harekesiz idi. O (Allah razı olsun kendisinden) durmadı, boş konuşmadı, dedikodu üretmedi, Müslümanlarla uğraşmadı, Allah’ı zikredenlere sataşmadı, salevât okuyanı okuduğu salevâttan vazgeçirmeye çalışmadı, inanalar arasında bozgunculuk çıkarmadı, bilmediği konular hakkında vaaz vermedi…  Ne yaptı biliyor musunuz?

Hz. Ali (r.a.) Efendimizden aldığı ilham ve destekle önce dilbilgisi kurallarının temelini attı ve neredeyse Nahiv ilmini tesis etti. Sonra da yanlış okumaların ve yorumlamaların önüne geçmek için noktasız olan Kur’an harflerini noktaladı. Hareke koyma işi de yine onun talebelerine nasib oldu.

Allah hizmetlerinin karşılığını kat kat ihsan ve ikram etsin. Şefaatine ermeyi nasib etsin. Rasûlullah’a komşu eylesin. Ne büyük hizmetler etti ruhu şad olsun.

Görüyor musunuz? Ne muhteşem bir adam!

Bilene yoldaş olunca işte böyle kıyamete kadar insanların faydalanacağı hayırlı işler ortaya çıkıyor ve bizim gibi yüzyıllar sonra gelen insanlar hâlâ dua edip Allah’tan rahmet diliyor. Bu küçümsenecek bir hizmet mi? Neden böyle hayırlı hizmetlerin altına imza atmış olmak varken basit meselelerin peşinde koşup kendimize yazık ediyoruz ki?

Falan kişi mezhepler hakkında ne demiş, o falan tarikata mensupmuş, bu filan cemaate gidiyormuş… Bize ne! Biz ne yaptık kardeşim?

Sen kendi adına ve insanlık adına, ümmetin kalkınması adına ne yaptın?

Yunus Emre (Allah ruhunu şad eylesin) bir çift sözüyle insanların kalplerini arındırıp Allah’tan gayriyi silerken o kalpten sen ne yaptın?

Bir sözüyle Allah Rasûlüne bağlılığın projesini çizerken mesela?

Hani diyor ya;

Bir acep onulmaz derdim var idi

Derde derman buldum elhamdülillah,

Vasıl oldum Muhammed Mustafa’ya

Ağlar iken güldüm elhamdülillah…

Allah’ın Rasûlü Hz. Muhammed (s.a.s.) Efendimize vâsıl olmak. Ona kavuşup, Ona ulaşıp mânen her an Onunla beraber olmak. Tüm dertlere deva, tüm hastalıklara şifa, tüm sıkıntılara çare…

Bence oturup iyice bir düşünelim. Neyin peşinde kimlerle koşuyoruz? Kime ve neye hizmet ediyoruz?

Ümmet-i Muhammed’e yük müyüz yoksa yükleri hafifletip sıkıntıları gideren miyiz?

İnşâAllah Teâlâ aşk ehli hayırlı insanların eserlerinden alıntılarla bu yazıya kaldığımız yerden yine devam ederiz.

Allah’ın salât ve selâmı; Hem ilim ehlinin hem de aşk ehlinin Müderrisi, Muallimi ve Mürşidi olan, Peygamberlerin en kâmili ve insanlığın en hayırlısı, Hz. Muhammed Efendimize ve ona sadakatle teslimiyet gösterenlerin tamamına olsun.

Yazar : Erol Küçük


Etiketler : aşk | başyazı | teslimiyet |