top-logo

14 Ramazan 1440

Ok Yaydan Çıktı Artık

Ok Yaydan Çıktı Artık

Huzur ve refahın bolca yaşandığı dünyaya adaletin yayıldığı asr-ı saadet döneminden, son yaşandığı Osmanlı dönemine kadar adaleti tüm insanlık için gören anlayış hüküm sürmüş ve son bulmuştur. Sonrasında kurulan devletlerde bu anlayıştan uzak emperyalist amellerle birlikte maalesef güçlünün haklı olduğu bir dünyaya doğru evrilme söz konusu olmuştur. Osmanlı devletinin yaklaşık son 200-250 yılına baktığımızda yaşanan durgunluk ve gerileme döneminin ardından, Türkiye olarak yeniden hakkın yanında durup doğruyu haykırmamız bir diriliş ve uyanışın ayak sesleri olarak görmemiz açısından önemlidir. 2. Dünya Savaşı sonrası kurulan sistem özellikle Birleşmiş Milletlerin bir takım milletler ve Müslümanlara karşı tutumları, yapılan hukuksuzluğa karşı suskun kalmaları uzun yıllardır ortaya koydukları siyasetin çatırdamaya başladığının emarelerindendir.

Ülkemiz, Osmanlı’nın zorlu son dönemlerinden günümüze birçok badireler ile bu zamanlara geldi. Bizleri o dönemde arkadan vuran ihanet eden bir takım ajanvari Araplar olduğu kadar elbette içimizden devşirilen birçok ajanlar da olmuştur. Nitekim günümüzde de yaşanan bizden gibi görünen kalbi başkaları için çarpan insanlar hayat bulmaktadır. Tarihin tekerrür etmemesi açısından dersler alarak yaşanan sıkıntıları sağlam ve temkinli adımlarla bertaraf etmek durumundayız. Velhasıl Osmanlı Devleti’nden sonra yerine bağımsız bir Türkiye Cumhuriyeti kuruldu. Bağımsız demokratik bir cumhuriyetle birlikte sadece halkın seçtiği insanlar devletin başına gelecekti. Ancak her zaman işler böyle olmamıştır. Cumhuriyetin ilk yıllarında tek parti dönemi, 1946 demokratik seçimlerinden günümüze tek başına iktidara gelemeyen darbelerden medet bekleyen parti anlayışının tahakkümü, başörtülü kardeşlerimizin ellerinden alınan birçok hakları, darbe ile başbakan idamları vesaire aslında bizim gerçek manada birilerine bağlı tek başımıza hareket edemediğimiz sonucunu ortaya koyuyordu. Örneğin, bir adım atacağımız zaman Avrupa ne der? ABD kabul eder mi? gibi bir tutum da zaten ne kadar bağımsız veya bağımlı olduğumuz belli oluyor.

Bugün dünyanın jandarması konumunda olan koca Amerika yıllardır dünyaya adalet vereceği noktada bundan oldukça uzak başka amellerin politikalarını güder vaziyettedir. Müslüman coğrafyalara güttükleri politikalarla herhangi bir adalet veya demokrasi geldiğine insanlık şahit olmamıştır. Tabii ki koca ABD veya ‘kocamış’ ABD istediğini almak için uyguladığı politikalar ile gittikleri yerlere ne gül dağıtabilmiş ne de güllerle karşılanmıştır. Yaptım oldu anlayışı artık tarih olmaya başlamıştır. Bizleri yıllarca içimize hapsedip kendi iç çekişmelerimiz ile baş başa bırakan güçlü derin yapılar ve arkalarındaki koca koca devletler kafamızı asla kaldırıp dışarıya bakmamıza küresel dünyaya ayak uydurup gelişmeleri almamıza istemediler. Sözde müttefik olduğumuz ABD ve yine sözde NATO üyeliğimiz bizleri koruma ve güvence altında tutması beklenirken bunların hiç biri olmamış aksine kendi istek ve arzuları çerçevesinde ülkemizi bir ayarda tutulması sağlamıştır. Darbeler denildiğinde akla gelen Ülkelerin başında olan Amerika’nın günah defteri oldukça kabarıktır. Onca insanlar öldürüldü, işgal edilen ülkelerden altınlar çalındı, zulümler oldu hesap sorabilecek bir mekanizma maalesef dünyada yok. Kurulu düzenleri böyledir. Bunlar batının özellikle ABD cenahının işine geliyor da zaten. Ancak ABD ağzına bakan onların işiyle amel eden içerideki insanlarımızın menfaatlerini anlamak ise düşündürücüdür.

Şuan cumhurbaşkanımızın verdiği mücadelede ve dış güçlerin bizlere karşı tavrını objektif olarak okumamız oldukça önemli. Çünkü faiz lobisiyle mücadele, ülkemizin özellikle askeri alanda güçlenerek kendi yerli ve milli savaş araçlarını üretmemiz, kendi otomobilimizi ve dünyadaki en büyük projeleri gerçekleştirebilecek bir güce kavuşuyor olmamız müttefiklerimizin gözlerini oldukça korkutmaktadır. İçeride bir cephe de zamanında IMF ile sürülebilir borç politikasını benimseyen, küçük şeyler ürettiğimizde manşetlere çıkan işleri övgüyle lanse ederlerken, şuan gelinen nokta itibariyle büyük işler peşinde koşan, katma değeri yüksek yerli mallar üreten bir Türkiye’ye giden bir yol var. Bizler daha iyi nasıl olabiliriz bunu düşünmemiz gerekirken niçin rahatsızlık duyuyoruz? Bu yüzden yaşanan terörist faaliyetler, içeride dolar spekülasyonları, tek taraflı Kudüs’ün İsrail başkenti olarak tanınması gibi meselelerin arkasında İslam’a karşı savaş açan ve Erdoğan’ı devirmek isteyen merkezlerin aynı olduğunu görmeli, bu derin meselelerin coğrafyamızı ve dolayısıyla bizi durdurmayı amaçladıklarını iyi anlamalıyız. Sorun burada Erdoğan mı yoksa Türkiye mi?

Bu zamana kadar başımızda bize hamiliğe soyunan bu devletleri sonuna kadar dinleyip sözünden çıkmayarak ne elde ettik bakalım. Mesela, söz dinleyen bir ülke olmasına rağmen Türkiye de her 10 yılda bir darbeler oldu. Darbenin mantığı ne idi? Halkın seçtiği başa gelemeyecekse nerede kaldı demokrasi. Hem o zamanlar Türkiye de bir Erdoğan yoktu. Yani, zulümler karşısında ses çıkaran sesler susturulabiliyor, AB ve ABD’ye meydan okuyan birileri olsa da bir şekilde bastırılıyorlardı. Türkiye’yi Avrupa Birliği’ne almayan Avrupa ile müzakereler ise 1960’larda başlamıştı tabi o zamanlar AB ile müzakerelerde olarak en çok uyum gösteren Ak bir Parti’de yoktu. Yani anlayacağımız bizler ister sağ cenahta istersek sol cenahta olalım fark etmiyordu. Demek ki, sorun asla Erdoğan veya Menderes olmadı olmayacaktı da. Sorun, kendi ayakları üzerinden duramayan biz ve bizim gibi ülkelere, oynadıkları bu siyaset ve dışlamalarla kendilerine mahkûm bırakılarak, dışarıya bakamayan, kendi içi politik ve sosyal sorunlarla boğuşan bir Türkiye, ne zaman atağa kalksa bir el ile durdurulmak isteniyor ve başka başka sorunlar icat edilip içimize atılıyor. Bu da sanki tüm sorunların yayılmasında sanıkların iktidarda olanlarmış gibi algılanmalarına neden olmaktadır.

Şimdi verdiğimiz tüm mücadelelerde savunduğumuz tüm davalara bakarak insani ve ölçülü muhakeme ile karar vermek gerekiyor. Herkeste olduğu gibi devleti yönetenlerde de elbette hatalar, yanlışlıklar olabilir. Bir yanlış varsa bunu dozunda, hakkaniyetli olarak dış emperyalist güçlerin ekmeğine yağ sürmeden ve iddia ettikleri gibi bir takım belgeler üzerinden içeride asıl istedikleri algıyı oluşturmalarına fırsat vermeden bunu yapmalıyız. Aslı astarı olmayan Türkiye’yi mahkûm edecek bir takım belgelerle başka işlere soyunanların amaçları elbette tartılır. Ben bizi bizim düşmanlarımızın gözlüklerinden Türkiye’yi muhakeme etmiyorum. Bizden ecdadımızı tam benimseyen insanların sunduğu vizyon penceresinden görüp değerlendirmeye çalışıyorum. Dışarıdan zaten Türkiye’ye bakmak bizi bize düşman bile edebilir.

Dün Abdülhamid Han gitsin kim gelirse gelsin diye uğraşanlar olduğu gibi Türkiye için bir şeyler yapan liderlere de aynı şekilde fütursuzca saldırdılar ve saldırmaya da devam ediyorlar. Tabii gerçeğin er ya da geç ortaya çıkması gibi kötü bir huyu vardır. Sonra Menderes gitsin kim gelirse gelsin, Özal gitsin kim gelirse diyenler yine gerçeklerin ne olduğunu gittikten sonra gördüler. Kötü bir yönetimler elbette olabilir ancak şuan ki rejim; milletin iktidarda görmek istediğini başa getiren ve sandıkla kendini yönetecekleri insanları belirleyen bir mekanizmadır. Şimdi de günümüzde cumhurbaşkanından rahatsız bir cenahın bu rahatsızlıklarından dolayı bir şekilde gitsin dediklerini duyuyoruz. Hâlbuki seçimle gelenin sadece seçimle gideceğini benimsemeyen anlayışın sandığa dolayısıyla millete olan güvensizliği de açıkça ortaya çıkmış oluyor. İktidara karşı sağlam bir duruş ve politika ortaya çıkaramayan muhalefetin acizliğini bu şekilde okuyabiliriz.

Cumhurbaşkanımızın izlediği asimetrik savaş karşısında oynamış olduğu oyunun çok yönlü politikası sayesinde gücünü eline alana kadar belki arka planda gerçek dost olmadıklarımız ile sürdürdüğümüz ilişkilerde yavaş yavaş gerçek yüzümüzü göstermekteyiz. Türkiye artık bekleyip neticeye göre hareket eden değil, İdlip ve Fırat Kalkanı hareketlerle girdiğimiz yerlere barış sağlayarak sorunları yerinde müdahale ederek çözmektedir. 2017 yılına gelmiş bulunan Türkiye en az kurtuluş savaşı kadar anti emperyalist bir mücadelenin içerisindedir. Sadece Türkiye’nin değil bu Türkiye’nin ayağa kalkışı tüm mazlumların ayağa kalkışı olacaktır. Mısır’da darbe ile zulüm gören insanların ayağa kalkışı, Afrika’da sömürülenlerin ayağa kalkışıdır. Türkiye bu mücadelesi esnasında içerideki emperyalist beslemelerinin Türkiye’ye yaptıkları manipülasyonlarla algı oyunları yaparak nereye çalıştıklarını, dışarıdaki düşmanlar da zaten teröristleri korumaları ile Türkiye’ye nasıl dost ve düşman olduklarını açık seçik gösteriyorlar. Bizler liderimizin arkasından giden millete ve ümmete istikamet çizen, vizyon sahibi, Türkiye’de ve küresel ölçekte dünya siyasetine adını yazdıran bir anlayış, arkasından giden milletiz. Evet, millet derken de burada belirteyim, ırk olarak değil ümmet olarak bizlerden bahsediyorum. Küfür nasıl tek millet ise bizlerde ümmet olarak tek milletiz.

Birçok algı operasyonlarına karşı evelallah yılmadan ilerliyoruz. Bizlerin ehli küfür ile olan mücadelesi ilelebet devam edecektir.  BAKARA-120: “Onların dinlerine uymadıkça Yahudiler ve Hristiyanlar senden memnun olmazlar.” Biz batıyı örnek almaya başladığımız zamanlardan bu yana dikkatle inceleyip üzerinde düşünmemiz gerekecek nokta kültür dezenformasyonu olmuştur. Kendi kültürümüzü koruyup yaşatamaz, bilimle ilgilenemez, siyaset yapamazsak dışlanmaya ve küçük görülmeye mahkûm olmaktan da kurtulamayız. RA’D-11: “Onun önünde ve arkasında Allah’ın emriyle onu koruyan takipçiler (melekler) vardır. Bir toplum kendilerindeki özellikleri değiştirinceye kadar Allah, onlarda bulunanı değiştirmez. Allah bir topluma kötülük diledi mi, artık onun için geri çevrilme diye bir şey yoktur. Onların Allah’tan başka yardımcıları da yoktur.”

Cumhurbaşkanımızın dünyaya haykırmasından dikkat çeken bazı satır notları:

“Amerika ve AB rest çeken bir Türkiye’nin artık size ihtiyacı yok. Türkiye, Rusya ve Çin eksenli bir rotada emin adımlarla ilerliyor. Türkiye hiçbir zaman müttefiklerine ihanet etmedi. Onlar başbakan astırdı ülkede darbe yaptırdılar. Türkiye terör örgütleri ile mücadelesinde ve bölgesel krizlerin çözümünde mesafe kat ettikçe ülkemize yönelen hırsın kinin tepkinin dozunun arttığını görülüyor. İşte vizelerin kalkması köpeklerle aramalar, örtülü ambargolar kapsamların genişletilmesinden, teröristlere sağlanan özel himaye ve pek çok örneğini gördüğümüz bu tavırlar Türkiye’nin doğru yolda olduğunun göstergesidir. 3500’ü aşkın tır bölgeye silah taşımalarını hepsini biliyoruz.  Kudüs’e uzanmış eli İstanbul’a uzanmış sayarız.” diyerek zalimlere karşı en azından kalben buğz etmekten dil ile ikaz eder noktasına geldiğimizi gösteriyor. Allah nasip ederse yakında da elle müdahale inşallah.

Bizler kendimize güvenir dik ve sağlam duruşumuz ve arkasında durduğumuz bir liderimiz olduğu müddetçe ayakta kalabilecek ve amellerimize ulaşabileceğiz. Artık güçlünün haklı olduğu anlayışa dur diyebilecek, yanlışa dil ile ikaz edebilen bir liderimiz var. Yıllardır Filistin meselesinde bir şey yapamayan devletlere karşı duruşumuz aynen bugünkü gibi mezhepleri bir yana bırakarak İslam çatısı altında harekete geçip tek ses tek yürek olmaktan geçiyor. Cumhurbaşkanımızın Kudüs meselesinde duyduğumuz hassasiyeti tüm dünyaya İstanbul’dan haykıran ve o mahremiyete uzanan elleri İstanbul’a uzanmış olduğunu haykıran biri ve arkasından giden milyonlara selam olsun. Kudüs bizimdir. Öylede kalacaktır inşallah. Onu savunmak hem insani hem de imani bir meseledir. Bizler halk olarak da devlet olarak da ancak bu bölgenin hamisi olabilir ve bu vizyonu üstlenebiliriz.

Yazımı M. Akif Ersoy’un İstiklal Marşı şiirinden şu dizeler bitireyim:

Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım.

Hangi çılgın bana zincir vuracakmış? Şaşarım!

Kükremiş sel gibiyim; bendimi çiğner, aşarım;

Yırtarım dağları, enginlere sığmam, taşarım.

Yazar : Mahmut Oran


Etiketler : başyazı | dava | ecdad | emperyalist | kudüs | kültür | tarih şuuru |