top-logo

15 Sevval 1440

Danışıklı Dövüş

Danışıklı Dövüş

Evet, bir danışıklı dövüş var ortada. Hem de tam sınırımızda. Hersey 2010 yılında başlayan ve ilerleyerek devam eden “Arap Baharı”nın Suriye’ye de sıçramasıyla başladı. Babası Hafiz Esed’den sonra yerine geçen Beşşar Esed, Uluslararası kamuoyu tarafından ilk anda bir reformist olarak düşünüldü, fakat babasından bile daha zalim olabileceği nereden bilinebilirdi?
2011 yılı başlarında ülkesinde Baas Partisi iktidarının sona ermesini talep eden gösterileri şiddetle ve askeri kuşatmalarla bastıran Esed, koltuğunu bırakmak yerine Suriye Halkının yanmasını tercih etti. Tabii burada Suriye halkının niçin Esed’i ve Baas iktidarını istemediğini de değerlendirmek gerekir. Birinci Cihan Harbi’nden sonra Osmanlı Devleti’ni gelişigüzel parçalayan ve Ortadoğu’nun bugünkü sıkıntılara dûçar olmasına zemin hazırlayan Batı, Osmanlı coğrafyasında kurduğu yeni devletçiklerin başına kukla liderler getirerek, bu toprakların kendi güdümünde olmasını sağladı. İşte bu ülkelerden biridir Suriye… Devam edelim… Gösteriler yoğunlaştıkça halka daha fazla zulmeden ve misket bombalarıyla çocukların bile canına kast etmekten çekinmeyen rejime karşı Suriye Muhalifleri de silahlanmaya başlandı. Ve iç savaş… Dünya ülkeleri ise İsrail’de burnu kanayan bir adamın acısına verdiği tepkiyi vermiyordu bu vahşete. Tabii menfaat işin içine girmeden… Bölgede menfaati olan ülkeler teker teker saflarını almaya başlamışlardı. İran, mezhep kardeşi olduğu için Şii Nusayri Esed rejimi yanında yer aldı. Ardından ise taşeron olarak kullandığı Lübnan Hizbullahı ve Iraklı Şii milisler dahil oldu savaşa. Daha sonra da İran’ın Amerika’ya karşı müttefiki olduğu Rusya destek verdi Esed rejimine. Tabii bu destek sadece sözle kalmıyor. Önce İran, sonra Şii Hizbullah Esed’e destek için yüzlerce askerini Suriye’ye gönderiyor. Ki buna son olarak da Rusya eklendi.  Muhalifler cephesinde ise pek çok farklı hizip var. Özgür Suriye Ordusu (ÖSO), Ahraruş-Şam, İslam Cephesi, Türkmenler, El-Nusra, Liva el-Ümme… Türkiye, bu savaşta muhaliflere destek veriyor, ve yanında yer alıyordu. Hatta Cumhurbaşkanı Erdoğan, İran’da bile dik duruşundan taviz vermiyordu. İçerdense bazıları “bataklık” diyordu ortadoğu için… Fakat Başbakanımız Ahmet Davutoğlu’nun da dediği gibi biz, o bataklık dedikleri Şam’ı, Şam-ı Şerîf bilmişiz… Gerisi teferruat…
Çatışmalar sürerken, yeni bir örgüt daha hortladı bölgede. Ama bu örgüt, diğerlerinden çok daha farklı ve acımasızdı. DAEŞ’ten bahsettiğimi anlamışsınızdır sanırım. Dünya onu kafa kesme görüntüleriyle tanıdı. Bunun da diğerleri gibi dışarıdan güdümlü olduğu belliydi ama farklı bir işlevi daha olacaktı bu dövüşte: Esed ve destekçilerine karşı gibi görünecek ama aslında Suriyeli Muhalif Mücahidleri hedef alacaktı. Öyle de oldu.. Sadece Esed değil PKK’nın Suriye kolu olan PYD’ye de büyük yardımı dokundu DAEŞ’in. Tel Abyad’ı tek kurşun atmadan PYD’ye bıraktı… Suriyeli Muhalifler bir yandan Esed rejimi, İran, Hizbullah ve Rusya ile savaşırken şimdi de bütün bunlar yetmiyormuş gibi Dünya’ya kafa kesme görüntüleriyle korku salmaya çalışan DAEŞ ile savaşmaya başladı. Bütün bunlar yaşanırken, tüm dünya mazlumlarının adeta sığınağı hâline gelen Türkiye’de ise 7 Haziran Seçimleri sonrası Recep Tayyip Erdoğan’ın kurucusu olduğu AK Parti, hükümeti kuracak çoğunluğa ulaşamadı ve PKK, DHKP-C gibi terör örgütleri bu ortamdan istifade etmek için eylem hazırlığına giriştiler. Muhalifler Esed ve destekçileri ile çarpışırken, Türkiye de PKK ve DAEŞ ile mücadele ediyordu… Neticede koalisyon da kurulamayınca 1 Kasım 2015 tarihinde seçimlerin tekrarlanmasının ardından AK Parti yeniden çoğunluğu sağlayıp iktidar oldu. Bu sefer de Rusya,  DAEŞ’le mücadele bahanesiyle Suriye’ye girdi ve DAEŞ yerine muhaliflere saldırdı. Herşey açık ve netti. Hak ile Bâtılın savaşında saflar netleşmişti. Ama netleşmeyen bir yer vardı: AMERİKA
Amerika, daha baştan beri muhalifleri destekliyor(gibi görünüyor)du. Fakat aslında hiç de öyle değildi. Birdenbire ortaya çıkıp ve hızlıca yayılan DAEŞ terör örgütünün arkasında Amerika ve İngiltere baronlarının olduğunu söylememe bilmem gerek var mıdır? Ayrıca adeta can düşmanı olarak bilinen Amerika ve İran’ın bu süreçte yakınlaşması ve birbirlerine karşı uyguladıkları ambargoları kaldırmaları da önemsenmeyecek türden değil…
Böyle bir danışıklı dövüş içerisinde, kimin eli kimin cebinde belli değilken, Türkiye dik durmaya, mazlumların yanında olmaya devam ediyor ama nereye kadar? Kendi içimizde bile hainlerin hâlâ temizlenmekte olduğu bir zamanda, hâlâ “Türkiye neden Esed’le savaşmıyor” diye soranlara şaşarım! Hem böyle bir durumda karşımızda sadece Esed değil, Rusya ve İran da olacak. Şu anda Rusya ve İran ile arası kötü olduğu sanılan Amerika’nın da bizim yanımızda olacağını zannetmiyorsunuz herhalde!
Peki ya ne yapacağız?
Tabiri caizse bütün dünyanın gavuru( İran da buna dahildir! ) silah, teknik ve mühimmat bakımından güçlü bir şekilde karşımızda, ya biz?..
Şu ana kadar sizi biraz yenilgi psikolojisine soktuğumun farkındayım. Fakat şunu asla unutmayın ki; “Kaderin üstünde bir kader vardır” sözü kuru bir laf değildir! Hasbünallah… Allah bize yeter… O öyle Allah ki, koskoca fil ordusunu ebabil kuşlarıyla def eden, zalim Nemrud’u topal bir sinek ile mahveden, Züntakîm (intikam alıcı) olan ALLAH’tır!
Bütün büyük işlerin bozulması için küçük ayrıntıyı bozmak yeterlidir. Tüm bu savaş uçakları, F-16’lar, savaş gemileri vs. hepsi sadece küçük bir düğme ile çalışıyor değil mi? O küçük düğmeye de bir elin dokunmasıyla oluyor bütün bu zelzeleler… O eli yaratan ve çalışmasını sağlayan Allah, tüm bu fonksiyonları durdurmaya kadir değil midir?

Yazar : Muhammed Hamza


Etiketler : başyazı |