top-logo

16 Cemaziye'l-Ahir 1440

Hayatımızda Şeriat Kavramı

Hayatımızda Şeriat Kavramı

Üzerinde yaşadığımız bu topraklar, bu coğrafya asırlardır farklı millet ve kültürlere ev sahipliği yapmıştır. Ortadoğu coğrafyasından sonra en eski tarihi bulunan topraklar Anadolu Yarımadası’dır. Bu topraklar da son bin yıldır ise biz varız ve inşallah ebediyyen bu topraklarda var olacağız.

Bu topraklara ilk gelişimiz Selçuklular ile oldu. Selçuklular her ne kadar Osmanlı gibi gözümüze çatmasa da bu toprakların asıl çilesini onlar çekti. Zira geldiklerinde bu topraklar Bizans zulmünden ve batıl sistemlerden kalma ruhu harabe bir coğrafya idi. Anadolu’nun, kılıcıyla toprağını, gönül adamları ile ruhunu bulan Selçuklular oldu. Osmanlı ise bu ruhun üzerine inşa edilen medeniyet devleti oldu. Bin yıla yakın bu topraklardan adalet dağıttıktan sonra ruhumuza işleyen rehavet ve yakamıza yapışan “taklitçilik” hastalığı neticesindeki yıkım ile ruhlarımız ve zihinlerimiz prangalanmak istendi. Bu amaçla, eğitimimizden inançlarımıza kadar bizi biz yapan değerleri hakir görmeye ve göstermeye gayret ettiler. “Şeriat” kavramı, bu saldırıdan en çok etkilenen oldu. Evet, bugün “şeriat” kelimesi Müslümanların dahi çekindiği bir kelime oldu. Zira yıllarca bu kelimeyi gericilik, kafa kesme, çağdışı olmak gibi kavramlarla bir arada zikrettiler. Müslümanlar dahi bu algı oyununun altında kalarak bunun böyle olduğuna inandırıldı. Halbuki “şeriat”, sözlük anlamı olarak “hukuk, kanun” gibi manalara gelirken, dini bir terim olarak ise “İslam’ın yasaları/hükümleri” manasına gelmektedir. Yani “şeriat” dediğimiz kavram, Allah’ın biz insanlar için en uygun hayat sistemi olarak önümüze koyduğu emir ve yasaklardan ibarettir; herhangi bir beşerin fikirlerini kapsamaz. Şeriat, İslam’ın yasası, Müslüman da İslam’a inanan kişi demektir. O halde “Müslümanım” diyen bir kişi “Allah’ın hüküm ve yasalarına inanıyorum” demiş olmaktadır. Durum böyleyken, “Müslümanım ama şeriatçı değilim” diyen kişi ya şeriatın ya da Müslümanlığın kelime manasını bilmiyor demektir. Çünkü bu cümle çelişki içeren bir cümledir. Allah’ın ve resulünün her zaman iyiyi ve doğruyu tavsiye edeceğine inanan bir insan bu hükümlerin hayatta geçerli olmasını istememesi ise daha büyük bir çelişkidir.

Üstad Necip Fazıl’ın dediği gibi:  “Reformacı der ki, “Allah’a ve resulüne evet, şeriatına hayır.” Yani güneşe evet, ışığına hayır. O kadar saçma.”

Ufak bir örnek ile şeriatın engin adaletini anlamaya çalışalım. Örneğin, İslam hükümlerine göre hırsızlık yapan birisinin eli kesilir. Fakat hırsızlığı yapan eğer bunu aç olduğu için yaptıysa ceza almaz bilakis devlet tarafından temel ihtiyaçları giderilir ve o bölgedeki halktan sorumlu idareci, halkın içerisinde aç birisi olduğu halde ilgilenmediği için bu durumdan mesul olur. Hz. Ömer atadığı valiye,”halk arasında hırsızlık yapan olursa ne yaparsın?” diye sordu. Vali de ona “elini keserim” cevabını verdi. Hz. Ömer’de karşılık olarak, “eğer hırsızlığı aç olduğu için yaparsa bende senin elini keserim” buyurdu. İslam suçluya bu muameleyi yaparken mağdur kişiyi de görmezden gelmez. Mağdur olan -malı çalınan- kişinin tüm zararı devlet tarafından karşılanır. Zira devlet kişiden onun malını koruyacağına dair önceden vergi almıştır. Eğer malı çalındıysa bunda devlet de mesuldur, devlet de mağdurun zararını karşılayarak bedelini öder. İşte böylesine hassas ve adaletli bir sistemi bugün hırsızları, tecavüzcüleri bir kapıdan alıp öteki kapıdan salan “modern hukuk”(!) getirememiştir. Böyle bir sistemi bize gönderen Allah’a hamd etmeli ve bütün insanlığın saadeti için bu adaletin tesisine çalışmalıyız.

Yazar : Özgür Durası


Etiketler : adalet | başyazı | hukuk | huzur | iman | islam ahlakı | islam öğretisi | mücahede | şeriat | teslimiyet |