top-logo

14 Sevval 1440

Hikmet Anıl Öztekin ile Eyvallah Röportajı

Hikmet Anıl Öztekin ile Eyvallah Röportajı

Öncelikle biz kendimizi tanıtmak istiyoruz;

Ben Hasret Kopuz, Sosyoloji Lisans mezunuyum. Yakında işe başlayacağım, şu an çalışmıyorum. Dernek ve vakıflarda görev alıp, koşturmaya çalışıyorum.

Ben İbrahim Gündüz, Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi mezunuyum. Bilgisayar mühendisiyim, ayrıca hali hazırda Uluslararası İlişkiler birinci sınıf öğrencisiyim.

Bizler Akademik Şuur olarak bir fikir attık ortaya, üniversite gençliğine yönelik çalışmalar yapalım istedik. Üniversiteli arkadaşları okumaya teşvik edelim, okudukça insan dolar ve doldukça yazma ihtiyacı duyar diye düşünüyoruz. Bu sebepten Akademik Şuur’u kurduk.

-İsminiz ile ilgili ilk kitabımda bir sözüm var, ‘Şuursuz sevinçlerden daha hayırlıdır şuurlandıran hüznümüz’; bizim burada amacımız şuurlandırmak, yanında hüzün varsa eyvallah.

Biz de akademik ve şuur’u yan yana getirdik. Üniversiteli arkadaşları şuurlandırabilmek adına. Akademik Şuur adına yeni bir logo oluşturduk. Sizden de logo hakkında bir yorum alabilir miyiz?

Okuyarak yönünü bil ve dünya da bu şekilde yaşa’ gibi bir mesaj aldım. Elinize sağlık logonuz güzel olmuş.

Teşekkür ederiz, Hikmet Bey kısa bir şekilde kendinizi tanıtır mısınız?

Kendimden bahsetmek zor ama belki ne olmadığımı söyleyebilirim. Ben hafız değilim, ilahiyat bitirmedim. İmam Hatip mezunu da değilim. Sakallı ve bu tarz konular ile ilgili olmamdan ötürü böyle bir altyapımın olduğunu düşünebilirler. Ben İstanbul Teknik Üniversitesini bitirmiş, gayet sayısal bir kafaya sahip bir gemi inşaaat mühendisiyim 🙂 Bildiğiniz sözelde çuvallayan, sayısalda başarılı bir öğrenciyim. Edebiyat ile ilgili de bir altyapım yok. Trabzon doğumluyum. 2 sene orada kalmışız, şimdi ailemiz ile birlikte İstanbul’dayız. Dünya dertli; ama dünyada yaşayıp çok da dünyayı takmayan, zincirler ile dünyaya bağlanmadan şuurlanmaya çalışıyoruz. Talip olduğu şey, dünya olmayan birisiyim.

Yazarlığa ne zaman başladınız? Ne zaman yazmaya başladınız? Veya ne zaman yazar olacağım dediniz?

Yazar olacağım hiç demedim, şu an bile demiyorum. Yazar ihtiyacının olduğunu çok düşünmüyorum ben dünyanın, bir yazara ya da bir mühendise aynı şekilde. Mühendislik de yapmıyorum, yazarlık da yapmıyorum ben. Dünyanın bunlardan çok gönül adamına ihtiyacı var. Muhabbet edebilecekleri, bizden biri diyebilecekleri ‘İşte bu abi benim derdimi anlar, bu abi ile ben konuşabilirim. O benim yanımdadır. Kimse beni anlamasa da o beni anlar.’ diyebilecekleri adamlara ihtiyaç var. Onun için ben buna talibim. Yoksa öldükten sonra bana bilmem ne edebi ödülü verilmiş hiç ilgilendirmez beni, hiç de mutlu etmez. Ama üç kişi, ne bileyim bizim bir cümlemizi hatırlasa, haramdan uzak kalabilse, iyi bir şeye vesile olabilsek o beni mutlu eder. Dolayısıyla talip olduğum şey, inandığım şey ile insanların arasındaki o boşluğu kapatmak, o insanları o şeye ısındırmak. Onun güzel bir şey olduğunu, samimi bir şey olduğunu, yalnız kaldığında onunla konuşabileceğini anlatmak, yani gönül adamı olmak. yazarlık falan bize göre değil, biz ona da talip değiliz.

Türk toplumunda iyi bir okuyucu kitlesi var mı?

Yok! hiç yok. Yani bugün Popstar birisi çıksa bir yarışmada elense ya da elenmese fark etmez; ama o gün itibariyle ben Hikmet Anıl Öztekin, geçen yılın en çok stan yazarından daha popüler bir konuma geçer. Sadece bir programdan bahsediyorum. Bir programda elensin ya da elenmesin, başarılı ya da başarısız fark etmez. Ama bizden daha çok popüler ve daha çok gündem olur.

Bu durum bizi nereye götürüyor sizce?

Talip olduğu şeydir insan. Bir toplum yazarına, edebiyatçısına, gönül adamına talip değil de popçulara talipse, toplum popülerist toplum olur. İçi oyulmaya başlar, Ney’de içi oyulmak işe yarar ama insanda bu kötü etkiler bırakır.

Kitaplarınızda olmazsa olmazınız nedir? Okuyucu kitlesi kitaplarınızda ne buluyor?

Samimiyet bulduğuna inanıyorum. Kitaplarımı okuyan diyor ki; ‘Bunu bir yazar yazmadı. Bunu ben yazdım diyor, benim bir abim, beni tanıyan bir arkadaşım yazdı. Bir adam benim sevdiğim gibi birini sevmiş, bunu anlatırken sevmenin çok yanlış veya çok kötü olduğunu anlatmamış. Hem dini değerlere saygısını yitirmeden hem de insanı ve birini sevmeyi yadırgamadan yazmış.’ diyor. Burada okuyucu samimiyeti görüyor ve sahipleniyor, kitaplarda bu var. Kitapta Allah aşkıyla Leyla’ya olan aşkı dengeli bir şekilde harama özendirmeden aktarmaya çalıştık. Aslında biraz riskli bir şey de bu; çünkü bir sevdadan bahsediyorsun ama orada yanlış bir şey anlatırsan binlerce kişiyi yanlış şeylere özendirmiş olursun. Dikkat ederseniz hep Elif’ten bahsederiz. Ama 3 tane kitap yazdık, tek bir kere dahi ‘Eline dokundum, saçını gördüm’  veya ‘Sinemaya gittik’ yazmadık, yazmayız da.. Orada sevmeyi uzaktan özendirmeye çalışıyorum, sevmenin kıymetlisinin uzaktan olacağının makbul olacağını anlatmaya çalışıyorum. Bu yüzden kitaplarım da Allah ile olan muhabbeti özendirecek, okuyucuya bir mesaj vermeyecek; günlük kullandığımız 400 kelimenin dışına çıkıp edebi bir eser olması için 3000 kelime kullanıp çaba harcamadım. Daha kaç kitap yazmak nasip olacak bilmiyorum ama belki bir gün bir dervişten bahsedeceğim, belki bir Beyoğlu’ndaki tatlıcıdan bahsedeceğim. Ama o kitabı okuyucu okuduğu zaman namaz kılası gelecek, sabah namazına kalkmaya özenecek, temiz sevmeye özenecek, çiçeklere basmamaya özenecek, güzel şeylere özenecek… Allah yolunda olmaya özendirmeyecek bir şey yazmak istemiyorum ben. En çok dikkat ettiğim şey budur. Dünyaya, dünya bırakmak istemiyorum.

İnsanlar sadece dünyaya dalmış sadece ATM ve AVM arasında gidip gelen, tabiri caizse sadece patronuna tapan bir toplum olmuşuz. Bazen kendi arabam ile şehirler arası yolculuk yaparken yolda arabaların çarptığı leşler görüyorum (Allah affetsin). Bazı insanlarımız da vefat ettiğinde o ölü hayvanlardan farkı kalmıyor malasef. Yaşarken manaya meyletmediyse, hayatını da manaya adamadıysa sadece dünya uğruna yaşadıysa, o arabaların çarptığı hayvanlardan çok farklı göremiyorum. İnsanlar böyle bir hayata talip olmamalıdır. İnsan daha farklı bir ölüme talip olmalıdır, zaten bizler ölmeyeceğiz ‘ölümü tadacaksınız’ diyor Allah’u teala. Bizim için ölmek yok olmak değil. Öncesi ve sonrası olacak olan bir şey için aradaki o ölmek olamaz, anca otobüsten inmek olur. Ara bir duraktır ölmek bizim için.

Sinan Yağmur’un kitabından hatırlıyorum galiba Hz. Şems ‘Benim ölümüm Mevlana’nın doğumu olacak’ diyor.

Aşıklar da öyledir, sevgilinin biri giderse diğeri kendini feda eder aslında; çünkü diğer hak yolunda bir sevdaya talipse o pişer pişer en sonunda Allah’ı sevmeye başlar. Çünkü uzaktan sevmek insanın imanını arttır.

Leyla ile Mecnun arasında da böyle bir şey vardı değil mi?

Mecnun Leyla’ya bakıyor ve Leyla diyor ki ‘Ben geldim!’ diyor. Mecnun başını kaldırıp bakıyor ‘Sen kimsin?’ diyor. Leylası o değil artık onun. İşte biz de Elif Elif diyoruz. Bize magazinsel sorular geliyor. Nerede tanıştın falan? Aslında biz neredeyi kaldırdık. Çünkü arkasında devasa bir hakikat var ben hakikati anlatıyorum. Sadece kitaplarda arada incecik bir perdeyi kullanıyorum. Elif perdesini kullandığım için de gençler dinliyor Hikmet abilerini. Çünkü bir sevda var orada, çekici bir şeyler var. Biz de inşallah diyoruz ki, Elif bir çok insanın gönül dünyasına girmeye vesile olur.

Biraz klişe olacak ama sizi bu kitaplara yazmaya iten nedir?

Bir arayış ile başladı, bir şeylere meyletmeyle.. Bir insan 13-15 veya 18-20 yaşlarında küçücük şeylere meyleder. 70 yaşında ki halini ortaya çıkartır. Bir adamın 70 yaşı aslında 13 yaşındaki meylettiği şeydir. İnternet kafelerde oyun oynamaya meylederse 70 yaşında, o adama sorsanız ‘Abi nasıl geçti dünya?’ diye. Cevap olarak ‘Oğlum sen de benim yaşıma geleceksin, sen de anlamayacaksın. Öyle geldi geçti gitti. Bana sor ne yaptım? Hiç bir şey yapmadım’ diyecek. Ama yapılacak çok şey var dünyada. Sizin yaşıtlarınız şu an kafe ve sokaklarda değil mi? Hayatlarını boşa geçirmiyorlar mı? Akademik Şuur olarak siz buradaysanız, demek ki yapılacak bir şeyler varmış.

Genelde ne zamanlarda yazıyorsunuz? Yazmak için bir ortam veya zamana ihtiyaç duyar mısınız?

Tasavvuf için bir çok tanım var. Ama benim sevdiklerimden birisi tasavvuf insana kalabalıkta yalnız kalmayı öğretirmiş. Ortam tabiki önemli, ama asıl insanın içindeki ortam önemli. Çünkü insanın içinde daha büyük bir ortam var. Daha büyük bir ekosistem var. Nerede olursanız olun. Bugün bir olay yaşadım ofiste çalışıyordum, Çağlayan Adliyesinin orada. Tak diye bir ses geldi. Önemsemedim ilk başta, her yerden ses gelebilirdi. Tak! bir daha ses geldi, düzenli tak tak sesleri gelmeye başlayınca kafamı çevirdim. Çatı katında bizim ofis ve balkonu var. Baktım bir karga ayakları ile cevize basıp kırmaya çalışıyor. Biraz uğraştı kıramadı, sonra baktım kayboldu. 1 dk sonra tak diye tekrar ses geldi, ceviz yere yuvarlanıyordu. Karga onu tekrardan aldı ve gitti. Meğer karga cevizi alıp 20 metre yukarı çıkıp atıyormuş, cevizi kırmaya çalışıyormuş. Ama çok enterasan 5-6 kere onu bu şekilde kırmaya çalıştı. Basit bir olay gibi geliyor bize ama ben izlerken çok etkilendim. Karga kırmaya çalışırken ceviz ayakları arasından kaçıyordu. En son orada sarılı hortum vardı. Karga cevizi aldı ve o hortumların olduğu yere sıkıştırdı. Ceviz bu sefer kaçamıyordu, en son karga bir kaç kez vurdu ve cevizi kırmayı başardı. Cevizi hortumların arasına sıkıştırıp, sabitleyip o şekilde kırmayı başarmıştı. Buraya kadar eyvallah süper bir akım. Düz bir yerde kıramayıp, sıkıştırıp kırmayı başarmıştı. Sonra kırdığı cevizden biraz yedi. Sonra doymuş olsa gerek diğer yarısı kalmıştı. Balkonda köşede karton yığınları vardı. Kargo oraya gitti kartonların sıkıştırıldığı yerden biraz biraz kartonlardan parça koparmaya başladı. Bende o ara kapıyı açmış o aralıktan izlemeye devam ediyorum. Karga yiyemediği diğer cevizin yarısını o kartonların içinde açtığı boş yere sakladı. Görünmesin diyerek de kopardığı kartonlar ile üstünü kapattı. Açıkcası ben inanamadım. Şimdi buradan ne çıkartabiliriz?  Belgesel değil, ben bu olaydan ne çıkarttım? Bir hayvan adi bir şeye (bir cevize) öyle bir inanmış ki, o cevizi elde etmek için çabalıyor ve tüm taktikleri uyguluyor. Aklına gelen herşeyi, hafızasını, bilgisini.. Her şeyi cevizi kırmak için kullanıyor. Sıkıştırıyor, ertesi  gün için bir şeyler bulamazsam onu yerim diye. Kargada böyle bir inanç ve inanma var. Ben kendime dedim ‘Acaba bir karga gibi Allah’a öyle inanıp, Cennet’i elde etmek için taktikler uyguluyor muyum. Peki insanlar Allah’a olan inancı için o kadar taktikler uyguluyor mu? Şu sevaptır, bu günahtır, şu öyledir bu böyledir diye… Şurada bir tefekkür edeyim. Bir karga kadar olamıyoruz. Acaba ne oldu da olamıyoruz? Ne oldu da bir çıkmaza girdik de dünyaya böyle bağlanıverdik.

Fıtratımız bozuldu Hikmet Bey. Sizce de böyle değil mi?

Fıtratımız bozuldu evet. Bir abim derdi bana ‘hamallık yapacaksan bari sırtında bir şeyler taşı.’ Biz bu dünyanın hamallığını yapıyoruz da acaba sırtımızda ne taşıyoruz?

En fazla günahlarımızı taşıyoruz.

Günahlarımızı taşımaya deyse bari. Yok hep sıkıntı, stres bilmem ne derken dünyaya dalmışız. Hem hamallık yapıyoruz hem de sırtımızda değecek bir yükümüz yok. Ne yaptığımız belli değil. Cem Yılmaz ne diyor, ‘Ben 100 şey söylüyorum bir söz bel altı, senin çocuk gitmiş onu almış. Benim espri olmuş ama senin çocuk olmamış’ diyor. Biz olmamışz yani.

Anlam dünyanızı bu kadar derinleştiren bir olay, bir kişi var mıydı?

Basit şekilde şöyle açıklayayım. Herhangi bir insan bir ölüm haberi alsa (Allah korusun) 3 günlük ömrünün kaldığını öğrense, hemen hayatı değişir değil mi? Bir önceki gün gibi yaşayamaz. Ufacık bir inancı varsa, bir günün dörtte üçünü tamamen Allah’a adar ve o şekilde yaşar. Mesela ölüm haberi aldığınızda akşamki maç veya dizi sizi ilgilendirir mi? Dünyevi şeyler ilgi çeker mi? İşte Hikmet’i de bir şeyler ilgilendirmemeye başladı. Çünkü Hikmet’in de sevdası yoktu artık. O zaman dünyadan yavaş yavaş uzaklaşmaya başladım. Dünyadan uzaklaşanın dostu da Allah’tır. Kapılar açılmaya başlar. Tevafuklar gelmeye başlar. Güzel insanlarla tanışmaya başlarsınız, eskiden internet kafelerden çıkmayan insanlarla takılan Hikmet’in karşısına gönül sohbetleri yapabilen insanlar çıkmaya başlar. 3 gün olan ömrümüzü ortalama belki 60 yaşlarına kadar yaşabiliriz. Sadece şimdi o süreyi bilememekteyiz o kadar.

Yeni kitabınız çıkacaktı son durumu nedir?

Tevafuk oldu sanırım, bugün baskıya verdik. 🙂

Eyvallah, kitaptan biraz bahsedebilir misiniz? Eyvallah’ın devamı olarak mı çıkıyor?

Eyvallah 2 olarak çıkacak. Kitapta seyyah karakteri var, fesleğeni seviyor. Fesleğen bazı denemelerde gerçekten bir çiçek gibi konuşuyor. Bazen bir çiçeğe olan sevgisinden bahsediyor bazen kendini değiştiren kadına olan sevgisinden bahsediyor bazen de Allah’a olan sevgisinden bahsediyor. Fesleğenin bu durumu aslında kitap içerisinde 3 farklı şekilde karşımıza çıkıyor.. Olayı çekici kılan ince bir perde var ve ben onu kaldırsam gençler okumayacak. Gençler okuyacaksa o perde orada kalsın. Bazen bir kadın olsun bazen bir sevda olsun. Bir şeyleri yanlış olmayan bir dairede kullanırsak sıkıntı yok diye düşünüyoruz. Yeni kitapta seyyah yeni bir arayışa çıkıyor. Arayışa çıkmadan önce fesleğenin Konya’ya gitmesine dair bir mesaj alıyor. Seyyah da tren ile Konya’ya gidiyor. Trende ve Konya’da bazı tevafuklar oluyor. Fesleğeni bulabilecek mi bulamayacak mı? göreceğiz. Birinci kitapta seyyahı bir roman karakteri olarak anlıyoruz. İlk 30 sayfada seyyah yürüyor, bir şeyler yapıyor, yatıyor ve bir aydır yazdığı notları ve mektupları devamında okuyoruz. İkinci kitapta da seyyahın tren yolculuğunu okuyacağız, devamında trende uyurken bir on sayfa denemeleri okuyor olacağız. Daha sonra bir sabah Konya’da Şems’in türbesini ziyaret ediyor. Onu anlatıyoruz, sonra insanlarla karşılaşıyor. Yaşlı bir amca ile karşılaşıyor, yaşlı amca ile günümüz gençlerin duruşunu konuşuyoruz. Sonra biraz daha denemeler okuyoruz. Ardından seyyah dergaha gidiyor, dergahta entersan şeyer oluyor. 🙂 Fesleğen ile buluşabilir… İlginç şeyler olabilir. Hepimiz heyecan ile bekliyoruz bakalım.

Yeni kitabın kapağı da çok başka olacak inşallah 🙂

Kitapların tasarımlarını nasıl ortaya çıkartıyorsunuz?

Ben kurgusunu yapıyorum, tasarımcımda o kurgu üzerinde çalışıyor. Yeni kitap için kırmızı bir kitap olacak dedim, tren garı olacak dedim, tren garında koltuk olacak dedim, bir tarafı boş bir tarafında fesleğen olacak ve iki tane de bavul olacak dedim. Tasarımcı da bu kurgu üzerinde çalışıyor.

Kitap oluştururken nasıl bir çalışma içerisinde oluyorsunuz?

Kitabın ilk 30 sayfası dışındakiler denemelerden oluşuyor. Birbirinden bağımsız denemeler. Benim amacım denemeler ile konu konu insanların itikadını arttırmak. Ama başa da bir hikaye koymam lazım gerektiğini düşünüyorum ki insanlar denemelerin içerisine girsinler. Kitaplarımda giriş, gelişme ve sonuç olmalı. Denemelerde yaşadığım her olayda hikayeler çıkartıyorum. Bugün yaşadığım karga olayında iki sayfalık bir konu çıktı benim için. Yaklaşık bir yıl boyunca bu şekilde denemelerimi oluşturuyorum. Daha sonra onları bir araya getirip kitap için bir hikaye oluşturmuş oluyorum.

Kitap yazmada mühendislik okumuş olmanızın katkısını görüyor musunuz?

Okuyucularımdan birisinin bana çok güzel bir dönüşü olmuştu. ‘Abi senin mühendis olduğunu öğrendim daha sonra ama kitaplarını okurken ben bunu anladım çünkü yazdığın şiir ve cümlelerin kelimelerinde bir formül var gibi, bir denge var gibi geldi bana. Mühendislikte matematikte olduğu gibi formüllerdeki denklik kitaplarındaki kelime ve cümlelerinde görülüyor. Hem duygusalsın hem de cümleler akıl çerçevesinden geçirilip dizilmiş gibi.’ dedi. Ben kendim edebi olarak çok fazla konuşmam; çünkü ben edebiyatçı olduğumu hiç söylemedim. Ama mühendis olmanın formüllere dayalı bir disiplinimin olması gerekir. Formüllere dayanarak başında şöyle bir şey yaptıysam sonunda şöyle bir şeylerin de olması lazım dediğim oluyor. Kelimelerin sayısı, okurken insanın takılmaması gibi şeylere de dikkat ediyorum.

Youtube kanalı açtınız. Nasıl bir kanal olacak, ne gibi yayınlar yapmayı düşünüyorsunuz?

Aslında o mecrada da bir şeyler yapabiliriz dedik. İnsanlar kitap okumuyor eyvallah, geçen yıl Almanya’da en çok satan yılın kitabı 14 milyon satmış eyvallah. Benim kitabım 250 bin adet satmış. Yani nufüs olarak 10-15 milyon gibi bir fark var ve Alman yazar ile hemen hemen aynı satış rakamlarının olması lazım. Hadi yarı yarıya olsun, üçte biri dahi olsa keşke, hatta onda birine bile razıyız. 🙂

İnanın daha çok çalışmamız lazım, herkesten daha çok ve her yerde mücadele etmemiz lazım. Çünkü uğruna mücadele ettiğimiz şey gerçekten çok büyük bir şey. Para için yapmıyorsun bunu, uğruna mücadele verdiğin şey her şeyden daha yüksek. ‘En çok mücadeleyi benim vermem lazım’ demeliz. ‘En çok uykusuz benim kalmam lazım.’ Çünkü ben başka bir şey için savaşıyorum, araba-ev almak için savaşmıyorum ki… Gücümü inancımdan alıyorum, adam yorulsa uyur, yorulsa başka bir şey yapar. Benim dayanağım O, benim dostum Allah. Her yerde olmamız lazım diyoruz. Orada da olmalıyız burada da, her yerde. Herkesten daha çok çalışmalı ve herkesten daha çok mücadele etmeliyiz.

Ne tarz kitapları takip edip, hangi yazarları okuyorsunuz?

Özellikle takip ettiğim bir şey yok, romanlardan çok uzun süre önce uzaklaştım diyebilirim. Dört sene önceye kadar Dan Brown tarzındaki kitaplardan uzaklaşmaya başladım. Epey bir okuyordum, ‘Melekler ve Şeytanlar’ gibi… O öyle bir şey ki bir şeyler öğrenip heyecanlanıyorsun, diyorsunki ben bunu bilmeden nasıl yaşıyordum. Sonra daha fazla şey öğrenmen gerektiğini düşünüyorsun. Buna da vakit kalmıyor, çünkü her okuduğunda bir şeyler öğrenmeye başlıyorsun. Ama asıl benim hayatımda iz bırakan kitap ‘Fihi Ma Fih’ (özün özü) Mevlana’nın 70 tane fasılını konu alır. Halkın içinden biri Mevlana’ya soru sorar Mevlana da bu sorulara cevap verir. Oğlu da bu soru ve cevapları kaleme almıştır. Bunun yanında Fatih Çıtlak hoca benim hayatımda önemli bir değere sahiptir. Onun internetteki sohbetlerini takip etmeye çalışıyorum. Mahmut Erol Kılıç üstad ondan çok şey öğrendim. Sohbetlerinden tanışıklığımız yoktur ama selamlaşmamız vardır. Onunda sohbetlerini takip etmeye çalışıyorum. Genel itibariyle tasavvuf ile ilgilenmeye çalışıyorum. Eski Allah dostu alimleri araştırmaya çalışıyorum, Yunus Emre’nin hayatını araştırmaya çalışıyorum. Ondaki ilahi aşkı keşfetmeye çalışıyorum.

Akademik Şuur gençlerine ne tavsiyelerde bulunursunuz?

Hayatı kısa cümleler ile nasıl anlatırız diye lise yıllarımda çok düşündüm ve araştırdım. İnançlı bir insanın tek bir cümlesi olurdu mesela, Allah’a inanmak mı? Allah’ın her dediğini yapmak mı? Bunları araştırırdım, sonraları bir kaç yıl önce bu cümleyi buldum. Söylediğimde bütün gençlere nasihat olacağını düşünüyorum. Çok kısa bir cümle, aslında hakikatin anahtarı çok kısadır her zaman.

NE İÇİN VARSAK, ONUN İÇİN YAŞAMALIYIZ!

Hakikat budur bence, bu sözün üzerine benim kitap yazmam da saçma, başkasının sohbet yapması da dedikodudur. Bunu keşfetmedikten sonra ne olursan ol bir anlamı yok. Bu söz benim şah damarım. İkinci bir cümle daha söylecek olursak o da şu olur diye düşünüyorum.

ÖLDÜKTEN SONRA MUHATABIN KİMSE, ŞU ANDA DA MUHATABIN ODUR!

Bu sözde bir hakikattir, bunların üzerine söz etmemiz boş olur. Sohbet ederiz, çay içeriz, bir şeyler yaparız ama söz budur yolun başı budur diye düşünüyorum…

Hikmet Anıl Beye güzel ağırlaması, samimiyeti ve güzelliği için teşekkür ederiz. Röportajımızı Eyüp’de Çay İstanbul/Kitap Kafede gerçekleştirdik. Bunun da ayrı bir hikayesi varmış. Akademik Şuur olarak eklemek istedik. Çay ve Kitap dostlarını Eyüp’deki Kitap Kafeye davet ederiz.

Çay İstanbul Kitap Kafenin Hikayesi :
Eyüp’e Eyüp Sultan Hazretlerini ziyarete geldim. Hayatımda da ikinci üçüncü gelişimdi. O arada da benim hayallerimden birisi de mütevazi bir kitap kafe açabilmekti. Ben kitaplarıma hizmet olarak bakıyorum. Herkesin belki evinin altında veya üstünde bir kitap kafe açma hayali vardır. Ben de Eyüp’e gelmiştim biraz gezdim daha sonra buralarda yerel birisi ile görüştüm. Burada abuk subuk kafeler varmış. Bu işletmeler de Eyüp’ün yerlileri değillermiş. Buna içerlemiştim, sonra arkadaşa ‘Buradan bana yer buluyorsun. Ben burada kitap kafe açıp hizmet edeceğim’ dedim. Herkese Eyüp’de böyle yer olmalı diyecektim. Dedirtmek istiyordum. Ertesi gün ben buraya girdim. Boşmuş 10 senedir de kimse almamış. Gelen batırmış, girişi de kötü bir yer arada falan kalıyor. Yani yatırım yapılabilecek bir yer değil. ‘Ben hizmet yapacağım batar veya batmaz’ dedim. Babama dedim, burayı açmamız lazım, buranın mimarı benim, burada hiçbir şey yoktu. Tüm detayları ben yaptım. Mimar sokmadık buraya, 3 ayımı bu mekana verdim ben. En sonunda gençlerin abuk subuk sigaradan uzak kalacağı ve gelip sesiz sakin kitap okuyabileceği bir mekan oldu. Böylelikle Eyüp Hazretlerine hizmet olarak ibadetten sayılabilecek bir yeri açmak nasip oldu. Geçen yıl Haziran ayında açıldı bir kaç ay sonra bir yıl olacak inşallah. Şükür gelen sahiplendi Eyüp’de böyle bir yer yok diyorlardı.Gelip herkesin kitap okuyabileceği bir mekan oldu çok şükür.

Akademik Şuur olarak biz de tüm kitap dostlarını Kitap Kafeye davet ediyoruz. 🙂

Yazar : Akademik Şuur


Etiketler : başyazı | çay istanbul | elif gibi sevmek | eyvallah | eyvallah 2 | hikmet anıl öztekin | kitap kafe | röportaj |

Allah’ın Peygamberleri ve  Hz. Muhammed (s.a.s.) (4)
Allah’ın Peygamberleri ve Hz. Muhammed (s.a.s.) (4)

01 Nisan 2019 20:53

Kullarına daima iyiyi ve yararlıyı emreden, kötüyü ve zararlıyı...

Göç Almak ve Devşirmek – 1
Göç Almak ve Devşirmek – 1

20 Mart 2019 09:36

Dünya tarihine baktığımızda tarihi etkileyen birçok olayın göç sebebi...

Bizi Kışkırtmak İstiyorlar
Bizi Kışkırtmak İstiyorlar

17 Mart 2019 23:40

31 Mart seçimlerine doğru giderken; CHP Grup Başkanvekili Engin...

Seçimler Yaklaşıyor, Safları Sıklaştıralım!
Seçimler Yaklaşıyor, Safları Sıklaştıralım!

14 Mart 2019 22:46

31 Mart Yerel Seçimleri yaklaşırken, muhalif kanat safları olabildiğince...