top-logo

17 Şaban 1440

Sinan Yağmur ile Şeb-i Arus ve Aşkın Gözyaşları Röportajı

Sinan Yağmur ile Şeb-i Arus ve Aşkın Gözyaşları Röportajı

SİNAN YAĞMUR

Merhaba Sinan Bey ; Biz asıl olarak AK Parti Maltepe İlçe Teşkilatı Gençlik Kollarında Görev yapmaktayız. Siyasi kimliğimiz dışında bir de blog sayfamız var. İsmi Akademik Şuur.

Bizim amacımız genç arkadaşları teşvik edip, düşünmeye, okumaya, yazmaya, düşüncelerini ifade edip bize göndermelerini istiyoruz ve bir süzgeçten geçirdikten sonra yayınlıyoruz. Şuan 19 yazar 14 yazımız var. 1 ay bile olmadı sayfayı açalı 3000 ziyaretçimiz var. Biz farklı bir şey yapalım ama ne yapalım derken sizinle röpörtaj yapmak istedik. Çünkü siz gençler arasında en çok okunan bir yazarsınız ve bulunduğumuz hafta ŞEB-İ ARUZ olduğundan sizin de fikir ve düşüncelerinizi öğrenmek istedik. Bizi kırmadığınız için çok teşekkür ederiz.

Bazı sorular hazırladık biz ufaktan başlayalım isterseniz?

sinanyagmurŞimdi Sinan Bey; siz son 5 yılda en çok okunan ve kitapları en çok satan yazarsınız. Öncelikle bize bir küple kendinizden bahseder misiniz? Biz tabiki iyi biliyoruz sizi ancak genç arkadaşlarımızda sizin hakkınızda bilgi sahibi olsunlar.

Dün Sakarya Üniversitesinde bir öğrenci topluluğu ile söyleşi yaptım. Otururken sohbet esnasında bir arkadaş bana

Hocam eserlerinizi bilmeyen yok ama Sinan yağmur dendiği zaman bilmiyor kimse. Aşkın gözyaşlarını bilmeyen yok ama Sinan Yağmur’u bilmiyoruz. Neden böyle?

Diye sordu.

Bende dedim ki ; önemli olan eserin bilinmesidir. İsimler gelir geçer. Dolayısıyla eserlerin bilinip okunması ve yüreklerde yer etmesi önemlidir. İsimler gelip geçicidir. Ve halk beni MOR YELEKLİ adam olarak biliyor. Mesela çoğu ismimi bilmiyor. Mor Yelekli adam diyorlar. TV lere çağırıyorlar ama benim Allah’ a çok şükür tanınma gibi bir derdim yok. İnsanlar yazdığımız kitaplardaki zatları tanıyıp sevsinler yeter. Biz zaten aracıyız. Tabiri caizse bir yazar kendini şöyle görmeli. Ben yazarı bu şeklide tasvir ederim.

Lokantada çok ehil bir aşçı yemeğini yapıyor Ya Allah Bismillah diyip kazanı karıştırıyor. Yemeği yapıyor. Garson o yemeği tabakla alıp aç olan kişiye götürüyor. Yazarlar da o garsonlar hükmündedir. Eserin lezzeti tadı damağı tabikî ehli olan ahçılara aittir. Tabiki bu anlamda ben eğitimciyim. Kimliğim Var herzaman öyle söylerim.

Kapadokya iklimindenim. Doğum yeri olarak Kırşehir. Kırşehir imamhatip lisesinden mezun oldum. İmamhatipli kimliğe sahibim. Hani bazı şeylerde kibirlenmek olmaz ama ben bu kimliğimi övünerek söylüyorum. Ben bu eğitim hayatı içerisinde gençlerimizin insanlarımızın eksikleri nedir? Aradıkları nedir? Sancıları nedir? Bu gençlerin Sessiz Çığlıkları ne? Niye? Duyurulmuyor diye çok tefekkür ettiğim düşüncelerim oldu ve bu düşünceler içerisinde de gençleri yazılan eserlerle buluşturmak ve onların hayatlarında iz bırakmak için öğretmenlik yıllarımda da kitap çalışmalarım vardı.

Ancak sizin de değindiğiniz gibi Sinan Yağmur ‘un Türkiye de ve dünyada en çok okunan en çok satan yazar olmasının en önemli payı AŞKIN GÖZYAŞLARI serisidir Şems tir. Dolayısıyla eserler bizi buraya getirdi biz eserleri değil. Ben üniversite yıllarındayken bir proje bazında kitap seslendirme projesi vasıtasıyla kitaplarınızı okumaya başladım. Aşkın Gözyaşları serisine, henüz Yunus Emre yi okuyamadım lakin onu da en yakın zamanda temin edicem okuyacağım ama Mevlana hakkında ve Şems hayatını birçok yazardan birçok eser okuduğum. Ama Aşkın Gözyaşlarında hakikaten insanın gerçekten birşeyi aramak vardır ya birini aramak Kendini aramak . kendini bulmak dediği nokta. İşte benimde ‘’kendimi bulmaktan ziyade kendimi kaybettiğim’’ ve artı8k Mevlana’yı Şems’i uçlarda son noktada nerden, kimden öğrenebilirim noktasına erdiğim kitaptı. Elinize emeğinize Yüreğinize sağlık.

Teşekkür ederim J .

3929956cfb0ebc21d5294e71f465ef9eDiğer arkadaşlarımızda güzel yazdılar. Çünkü Aşkın Gözyaşları da Şems de ve diğer eserlerimizi okuyucuyla buluştururken tabi bizde besleniyoruz. Bizde okuyoruz. Bu beslenme, okumayla sunumumuzu ortaya koyuyoruz. O anlamda ben hz. Mevlana ve Şems ile ilgili okuduğum kitaplar içerisinde özellikle Havva Meyroviç, Anna Meyrowitsh’ in kitapları bende çok etki yapmıştır. Ahmet Kavaklı hakeza. Ancak şunu da itiraf etmek lazım. Bir edebiyatçının önce edepli olması lazım tevazu sahibi olması gerekir. Eğer bahsettiğimiz kitaplardan önce Aşkın Gözyaşları yayınlansa idi bu kadar etki olmayacaktı. Yani insanlar birşeyi tadarlar, bunda bir eksiklik var derler. Sonra gider öbür tabaktan birşeyler alırlar ıhh yok bunda da bir tuhaflık var derler. En nihayet 3. Tabaktan bişeyler aldıklarında hehh tamam bunu yiyim der ya. Herhalde onların da etkisi oldu. Yani bir Elif Şafak Aşk kitabı, Ahmet Ümit Bab-ı Esrar olmasaydı Aşkın Gözyaşları bu kadar okunur muydu? Bilmiyorum… onlar hatırlatma görevi yaptılar veya insanlar aradıklarını bulamadılar. Orda bulamayıp Aşkın Gözyaşlarında bulunca halkın kulaktan kulağa tavsiyesiyle reklamsız, medya holdingi olmadan bu seriyi yani birazda şems’in o manevı büyüklerin himmetiyle, insanların yüreklerinde yer aldı yani. Ben Aşkın Gözyaşlarının okuyucularının vuslatını Şeb-i Aruz a benzetirim. Yani onların hikmeti bereketidir. Ancak şunu da belirtmeden edemicem. Şimdi Sinan Yağmurun veya anadoludaki diğer yazarların İstanbuldaki yazarlar kadar şansı yok. Çünkü İstanbul’dakiler bir yayın dünyasının içerisindeler, medyayla iç içeler. Kendi reklamlarını, seslerini daha çabuk duyurabilirler. Daha etkin duyurabilirler. Yani şöyle bir şey düşünebiliyor musunuz? Aklınıza geliyor mu? Bir kitap satış rakamı 1,5 milyon olmuş hala o kitabın AFİŞ VE AYRACI YOK !! Biliyor musunuz afişi yok! Ama bakıyorsunuz yine bir kibir olarak algılanmasını istemiyorum. Eğer İstanbul’da diğer yazarlarla aynı şartlara sahip olalım eşit kulvarda yarışalım şuandaki satış rakamında onları 20 ye katlarız. Çünkü sabah bi programda akşam başka bir tv de ertesi gün bi radyoda. Bizim öyle bir avantajımız yok. Yani kitabımız çıkmış.,Yunus Emre çıkmış daha bir tv de reklamı geçmedi bir afiş basılmadı hiçbir radyoda geçmedi. Ama başka bir edebiyatçının kitabı çıkıyor neredeyse milletin gözüne sokmadıkları kalıyor. BİRTEK BULUTLARA AFİŞ ASMADIKLARI kalıyor. Metrolarda, tramvaylarda, bilbordlarda, heryerde var. Şimdi tabi bunların da bir mukayesesinin yapılması lazım. O nedenle bir gazeteci şöyle diyordu. ‘ SEN MEDYANIN DEĞİL MEVLA’NIN TAKTİR ETTİĞİ BİR EDEBİYATÇI OLDUN VE HALKIN DUALRIYLA BURAYA GELDİN.’ dedi

Rahmetli Murat Göğebakan’ın söylediği buydu.

Ben bile seni medyadan değil, bir kardeşimin vatandaşın yolda bana hediye ettiği kitaptan tanıdım.!

Yani halk buralara getirdi ve Sinan Yağmur da bunu biliyor. Ve benim herzaman ki desturumdur.

‘’Cenab- ı Hakk tan istemesini bil bu halktan da beslenmesini bil.’’

Bu halkın başarısı ve çeşitli fakültelerde iletişim fakültesi, edebiyat fakültesi, basın ve halkla ilişkiler fakültesi gibi bölümlerdekiler Aşkın Gözyaşları ile ilgili araştırma tezi hazırladılar. Yani tez oluşturdular, incelediler ve bana geldiklerinde ben onlara böyle söyledim.

Dediler ki bana bu işte ki başarının sırrı ne Sinan bey?

Bu başarı ‘kelam’a’ bağlıdır. Rabbim de nasip etti. İkinicisi halkın başarısıdır. Bu kitabın gündeme zirveye oturmasının elden ele dolaşmasının tek bir mimarı vardır HALK. Halk sahiplendi bu kitabı, bakın yazar demiyorum kitaba ve şöyle bir ilginç çelişkili bir durum çıktı. Çoğu insan bilmiyor bu sebeple paylaşmak istiyorum. Mevlananın makamı, Şems’ in otağı yurdu Konya’dır. Güzel; Aşkın Gözyaşlarını en az okuyan şehir Konya’dır, en çok okuyan şekir de İzmir dir. Tuhaf yani. Benim şöyle bir düşüncem var. Bence Mevleviliğin yurdu yüreği sevginin yani mevlananın bir ruhu var bir yüreği var. Onun yaşadığı bölge Ege Bölgesidir. Mavlananın ahlakı Ege bölgesinde yaşanıyor. Kıyafetleri giyimi Konya’da yaşanıyor. Yani birileri Mevlanayı konuşuyor birileri Mevlanayı sadece seviyor. Dolayısıyla Mevlana da şöyle diyor.

*benim için memleket Arap diyarında olmalı. Kabrim nerde araştırılmamalı.

20151223002714Bu anlamda şu son zamanlarda bir kavga çıktı İstanbul ve Konya arasında Şeb-i Arus. Konyadaki bütün şirketler itiraz ediyor. Başta TURSAB turizm. Bakın Şeb-i Arus’a karşı çıkmıyor, Mevleviliğe itiraz etmiyorlar. Çünkü turizmcilerin derdi şu. Yani bu Şeb-i Arus İstanbul’da yapılır yaygınlaşırsa bizden daha iyi yaparlarsa , yani bizim ekmeğimiz pastamız kalmaz. Halbuki Mevlana bir pastanın kreması gibi tartışma konusu olmamalı. Çünkü Mevlana Şeb-i Arus; bakın bugün Ümraniye’deyiz dün Sakarya da ondan önce Siirt, iki gün sonra Erzincan da sonra Ağrı’dayım ve Erzurum Horasan Şeb-i Arus’u anıyor. Dolayısıyla Şeb-i Arus Mevlana’nın her tarafta anılması kutlanmasında en çok Konya’lıların gurur duyması gerekir. Gelen giden az olur.Bizim cebimize para girmez. Cebini düşünürsen olmaz. İşte bu sıkıntı. Bırakın İstanbul’da yapsın Şeb-i Arus’u, yok efendim pop sanatçılarla yapıyormuş diye itiraz etti bir kuruluş .Ee pop sanatçılarına Ali Şan, Kutsi varmış. Ama benim tuhafıma giden şu neden pop sanatçıları? Madem pop sanatçılarını sanatçı saymıyorsunuz? Niye pop sanatçılarını bu ülkenin sanatçısı diye sahip çıkmıyorsunuz. Mevlana demiyor mu? ’’Herkes, her gelen bizdendir’’ diye. Bu bir kere Mevlana’nın ahlakına aykırı. Sen niye ötekileştiriyorsun? Sanat dünyasını neden ötekileştiriyorsunuz? İkincisi ; madem karşısınız neden? Mevlana barış ödüllerini Nuri Alço’ya verdiniz? Niye Oya Aydoğan’a verdiniz? Madem öyle… insan bi sorar.

Ünlülerden kitaplarınızı okuyanlar da , kendilerini bulduklarını söylüyorlar.

Evet.

Bir diğer husus ; Yüksek lisansınız için Kelam ve İslam felsefesi ana bilim dalını seçmişsiniz. Evet ilahiyat bölümü okumanızın büyük bir etkisi vardır ama neden islam felsefesi? Bu ana bilim dalı nedir? O zaman ne düşünerek seçtiniz bu alanı?

Şimdi bizim dinimiz , her türlü insanlığa tabiata fıtrata kainata ait ilmin okunmasına, öğrenilmesine teşvik edendir. Bugün fizik, kimya, astronomiyide bizim dinimiz emreder. Çünkü Kur-an astronomidir, fiziktir, kimyadır. Kur-an sadece bir ilmihal kitabı değildir. Amenna namaz, abdest vardır ama bunun yanında gök de vardır, yıldız da vardır, dağ da vardır, gece de vardır. Dolayısı ile Kur-an bir hikmetler kitabıdır ve hikmetler kitabında Kur-an‘ın iki özelliği bize gelir. Bir Allah’ın kelamıdır, iki hikmetler kelamıdır. Hikmetten kastımız felsefedir. Yani felsefe, septik, şizofrenik nevrutik sorgulama değildir. Halka öyle anlattılar yani bugün. Felsefeyi öyle bir anlattılar ki, felsefeyle uğraşmayın kafayı yersiniz, felsefeyle uğraşanlar kafayı yiyorlar falan. Hayır felsefe muhakeme gücüdür, anlamadır, kavramadır. Felsefe olmadan, yani aklın terbiyesi olmadan, aklın dizginlenmesi olmadan ki biz buna felsefe diyoruz; sebep, niçin, sonuç. Bütün bunları dengede oturtmada, siz aklın terbiyesi olmadığı yerde yüreğe imanı da yerleştiremezsiniz. O imanı koruyamazsınız, geliştiremezsiniz. Yani imanın amel boyutu hikmetle güzelleşir. Dolayısı ile Allah’ın hikmetler mesajı olan felsefe ki felsefe bir İslam dini içerisinden çıkmış bilim dalıdır. Felsefeyi batı kurmadı. İbn-i Rüşt’ler, İbn-i Sina’lar kurdu. Neyse zaten felsefenin çıkış yurdu da islam coğrafyasıdır. Buna beyt’ül hikme diyoruz. Mesela durum öyle olunca, ben kelam ve islam felsefesini yüksek lisans yapmak istedim. Çünkü islamın günümüzdeki yorumlarının sağlıklı bir şekilde anlaşılmasına ve tasavvufunda beslendiği kaynaklardan birisinin kelam, diğerinin felsefe olduğu için. Çünkü tasavvuf kelam ve felsefenin adeta yoğurulmuş hal yaşam tavır ilmidir. Yani kelam ve felsefe konulmaya ve düşünmeye dayalıdır. Tasavvufta bu konuşmanın düşünmenin hal ve hareketlerin pratiğe geçmiş halidir. Halle yaşarsın İslam güzel ahlakı emreder. Kelam bunu söyler *güzel ahlaklı olun. Felsefe niçin güzel ahlaklı olmalıyız ve güzek ahlakı nasıl korumalıyızı cevaplar. Tasavvuf da işte güzel ahlak böyle olur der. Kimseye kötü söz söyleme, biriktirme, saklama, paylaş o da onun yaşam halidir, gösteri halidir. Çünkü tasavvufu siz kelamdan ve felsefeden uzak tutamazsınız. İslam tarihinden uzak tutamazsınız. Çünkü tasavvuf bir hikmet ilmidir. Ee hikmetin kaynağını nereden bulacaksınız. Tabiki Kelam ve İslam felsefesinden. O açıdan tasavvufa olan ilgimi daha da geliştirmek amacıyla yüksek lisansımı Kelam ve İslam felsefesinde yaptım. He bir fıkıhçı veya müftü fetva veren bir yerde olmak isteseydim, İslam hukuğunu seçerdim yada başka bir alanı. Beslenmek için bu kanalı seçtim.

Bir şey ekleyeyim ben Sinan bey eğer yanlışım varsa düzeltin. Mevlana nın bir sözü var ‘İlim de pergel gibi ol’, pergelin gözü iman olacak, bu iman sağlam olacak ki sonra bu pergeli açabildiğimiz kadar açacağız. İman eksikliği!

Çok güzel bir noktaya değindiniz. O pergelin değdiği eksek vahiydir. Dünyadaki bütün ilimler deneyler labaratuvarlar zaten Kur-an’a dayalıdır. Zaten Kur-an en büyük labaratuvardır. Arıya bakmazmısınız, deveyi görmez misiniz? Gece gündüz, bulut yağmur. En güzel labaratuvardır. O donelerle, o labaratuvarda insanlara sunmakla olur. Kur-an tıb kitabıdır aynı zamanda, tıb da vardır içinde. Bütün ilimlerin toplandığı ummandır Kur-an. Dolayısı ile bakış açısı merkez noktası olmadan hiçbir ilme gidilmez.

Peki mor renkten bahsetmiştik. Herkes sizi mor yelekli adam diye anıyor. Neden mor? Bu rengin sizdeki etkisi, önemi nedir?

Tabi şimdi her rengin bir hikmeti, güzelliği, manası verdiği bir mesaj vardır ve insanlar da bu renklerin seçiminde sevmesinde farklılığın olması çok doğaldır. Benim hayatımda farkında olarak yada olmayarak hayatımı etkileyen en önemli faktör Şems oldu. Yani adeta Şems’leşiyorsunuz. Farkında olmadan size etki ediyor. Bu şuna benzer, sevdiğiniz bir filmdeki karakterler, giyindiği kıyafet söylediği bir söz mimikler espriler bile ister istemez bizim hayatımıza girer. İnsanlar farkında olmadan bu etki alanına girerler. Benimde hayatımda Şems oldu bu etki. Çekim merkezi ismimi bile değiştirmemde Şems’in etkisi olmuştur. Benim şuan ki ismim annem ve babamın bana verdiği isim değil. Şems nasıl kendine bir isim bulduysa bende kendime bir isim buldum. Diğer ismimi mahkeme kararıyla sildirdim. Kendi ismimi kendim verdim. Ve bir çok değer yargılarımda Şems’in oldukça faktörü oldu. Şems’i araştırmadan önce çok halim selim içine kapanık tabiri caizse sünepe bir adamdım. Pek insanların işine karışmamayı ve haksızlığa uğrasa bile pek sesini çıkarmayan bir adamdım. Ama yakınlarım dedi ki, sende Şems’leşmeye başladın, dilin sivri. Yani karşındaki kişiyle cebelleşmek, tartışmak bana manevi zararlar getirecekse bile umurumda olmuyor. Yani istesem trilyon kaybedeyim içimdeki doğruyu duyurmak adına birçok kuleyi çıkacaksam da yıkar hale geldim. Önceden böyle değildim. Korkularımız vardı az çok kendimizce. Gelelim renge şimdi. Araştırma yaparken Şems ile ilgili bir yerde şöyle bir yazı gördüm. Şems’in bir sözü ile karşılaştım. ‘’Yüreğinde aşkın koru olanın, yeleği mordur. Çünkü aşkın başı da sonu da zordur.’’ O sözle karşılaşınca hemen tasarımcıma telefon açtım. Yine bir Afganistan ziyaretindeydim. Orada keçe işleri ile uğraşan birine rastladım. Hemen orada ona bir yelek yaptırdım. Sonra örneğinden konya daki tasarımcıma getirdim. Altı yedi tane yapmasını istedim. Sonra tv lere, seminerlere, söyleşilere, imzalar, mor yelekli çıkınca adım mor yelekli adam kaldı.

Sinan-YAĞMURŞimdi devam ediyor mu bu geleneğiniz?

Sadece söyleşilerde kullanıyorum. Okul söyleşilerinde falan. İmzalar da artık kullanmıyorum. Kullanmayışımın sebebi şu, yani her yere gitmiyor. Mesela camiye giderken, özel bir yere giderken giydiğiniz bir kıyafeti başka bir yerde giyemezsiniz. Mesela bayram namazı yada Cuma namazı için özel kıyafetler vardır. Tabi erkekler bunu daha iyi bilir. O kıyafeti sadece cami de giyersiniz. Ve o kıyafetin sizin üzerinizde farklı bir etkisi vardır. Veya bayanlar günlük kullandıkları elbiseleri ile değil de evin içerisinde namaz kılmak için başka bir elbise giyer başka bir örtü takarlar. Buna namaz baş örtüsü ve namaz elbisesi derler. Yani namaza özeldir. Her yerde olmaz. Sanki o elbisenin yada örtünün farklı bir içsellik kattığını düşünür. O anlamda bende her yerde olmasın diye söyleşilerde konferanslarda ve Şeb-i Arus’larda giyiyorum.

Aşkın gözyaşlarını yazmak için diyar diyar gezdiniz. Afganistan’a gittiniz. Bu gittiğiniz maceranın sizdeki etkisi nedir? Nasıl bir arayışla gittiniz oraya? Mevlana’yı Şems’i nasıl bir anlamak hissiyatıydı sizde? Neydi bunu uyandıran? Bir arayışınız varmıydı? çıkmadan önce ve tamamladıktan sonra?

Onlar hakkında araştırma yaparken veya onlara olan kıvılcımın tutuşmasında oturmayan bir şeyler vardı. İçime sinmeyen eksiklikler vardı. Okuduğum kitaplarda bulamadım. Bulsaydım zaten onca kitap okumazdım. Hala eksik hissettirmezdi. Nedir nedir nedir… dedim ki insanın hayatında mekanın da önemi vardır. Yazdığınız veya anlamak istediğiniz zatın yaşadığı yerler sizin için değerli yerlerdir. Bu bizim günlük hayatımızda da vardır. Mesela sevdiğinizin, eşinizin memleketini, doğduğu evi, çocukluğunu, çocukluk fotoğraflarını görmek istersiniz. Onun geçmişine karşı yaşadığı mekana karşı kokusunun tesir ettiği mekanı merak edersiniz. O nedenle değerlidir. Bu anlamda dedimki; Mevlana’ nın doğduğu yer nasıl bir yer ki? Nerde doğdu? Neler çekti? Ve neden terk etti? Mevlana’yı biraz içimde hissedebilmek için doğduğu mekana gittim. Yani bugün de insanların Konya ya gidip mekanda ziyaret etmesi gibi. O anlamda Afganistan’a gitmeye karar verdim ve gittim. Tabi gittiğim zaman bilinmeyen bir yolculuğa çıkıyorsunuz. Birşeyleri hesap ediyorsunuz. Ama hangisi nasıl olur bilmiyorsunuz. Beni en çok etkileyen şu olmuştu; oradaki rehber, onun doğduğu ev onun yapısı farklı. Ahır olarak kullanılıyormuş üç dört yıl öncesine kadar. İzbe, kötü, o dönemde İstanbul Büyük Şehir Belediye Başkanı olan Recep Tayyip Erdoğan ve şu andaki MİT müsteşarı Hakan Fidan onlardan Allah razı olsun. Tayyip beyin sayesinde orası ahır olmaktan kurtarıldı. Tayyip bey görmüş rahatsız olmuş ve daha sonra demiş ki; buranın restorasyonunu biz yaptıracağız, masrafını biz karşılayacağız. Onu duyduğumda bir duygusallık oluştu. Teşekkür ettim kendisine ve avluya baktığımda dedi ki işte oyun oynuyorum. Gözümü kapattığımda sanki Mevlana oradaki ağacın altında oyun oynuyor. Oradaki kuyunun bakracı var o dönemde. Onları sanki çeviriyor. Gözümde böyle canlanır gibi oldu. Beni en çok etkileyen Mevlana nın doğduğu oda oldu. Annesinin kundağını salladığı oda. Ve bazı bölümlere oturdum orada yazdım. Orada ki iki üç saatte ne yaşadım ne hissettim bilmiyorum. Benim için zaman mekan durmuştu. Orada bir hafta kaldım. O bir hafta içerisinde gelirken bir buruktum. Ve son günde bir süprizle karşılaştım. Ayrılacağız, rehberim dedi ki; hocam burada mezhep imamımız, tabi o dönemde bölge çok korunaksız. Düz çöl gibi bir yer ve o dönemde TALİBAN çok etkili biliyorsunuz. Bizi de uyarmışlardı çok geç saatlere kalmayın , hava kararmadan o bölgeyi terkedin, güvenlik sağlayamayız, gündüz devletin kontrolünde geceleri talibanın kontrolünde. Tabi bizde biraz oyalandık namaz kıldık ve türbeye gittik. Tam türbeden ayrılıcaz beyaz bulutlar falan beyaz bir cip birkaç asker bizim önümüzü kesti. Taliban! Dört saat gözaltında kaldık. Esir düştük onlara. Tabi Müslüman olduğumu, TÜRK olduğumu ve Mevlana için orada olduğumu duyunca bir şey yapmadan bıraktılar. Herhangi bir eziyet görmedik ve o zaman ben anladım. Oradaki kardeşlerimiz hala bizi seviyor. Hala bir gönül bağı var. Belki ben bir başka Avrupalı vatandaş olsaydım daha farklı olurdu. O anlamda da Mevlana burada kendini hissettirdi. Rehber ile aramızda şöyle bir konuşma geçti; taliban ve halk peştunca konuşuyorlardı, şöyle bir soru sordular. Mevlana nereli?

Mevlana aşk yurdundan. Zaten kendisi de öyle diyor. Yani Afganistan da doğmasının kabrinin de Türkiye’de olmasının hiçbir anlamı yok. O gönüllerdedir. Yani mesele soy, sop değildir. Önemli olan o Mevlana senin gönlünde nerede? Öyle tatlı bir sohbetimiz geçmişti.

Son bir soru olabilir mi? Şeb-i Aruz’dan biraz bahsedermisiniz?

M9z9n3slSon soru ama cevabı çok kısa değil. Şeb-i Arus herkesin bildiği ‘’düğün gecesi , sevgiliye kavuşma‘’ dır. Bu teknik ismi diyelim. Fakat bence Şeb-i Arus içi boşaltılmış , içinde ruh olmayan bir deyim oldu. Şu anda Şeb-i Aruz diyince insanlar neyi anlıyor. Mesele bu. Mesela Şeb-i Arus eşittir ceb-i döviz.

Bir turizm şenliği , bir karnaval , rio karnavalı eşittir Şeb-i Arus o duruma döndü artık. Neden Kur-an yarışması yok? Şeb-i Arus’da bir Kur-an yarışması yapın. Bütün dünyada tilavet okuyanları çağırın. Bir hadis yarışması yapın, hadisler okunsun. Ya Şeb-i Arus’da okunan ilahiler bile batının. Orataryo yani. Yani Mevlana’dan hiçbir şey okunmuyor ki. Mevlana dan hiçbir şey yok. Ee gelenler de zaten uyuyor. Şeb-i Arus’un en güzel ruhunu turistler, yabancılar anlıyor. Gayet mistik bir havada efendice dinliyorlar. Bizimkiler çekirdek çitliyor.

Ama bizde kendimize bir şey katamıyoruz değil mi?

İnsanlar fotoğraf çekiyor. Sosyal medya da paylaşmak için oraya gidiyor. Yani Şeb-i Arus bir dönüşümdür. Bir kişisel gelişimdir. Geçmişte yaptığını artık yapmamaktır. Bir kimlik revizyonudur, arındırmadır. Yok bunlar yani. Şeb-i Arus adeta turistik bir havaya döndü. Bir şey turistik olursa onun ruhunu boşaltırsınız. Manevi bir şey bulamazsınız. Tamamen maddeleşir. Ve maalesef bu anlama geldi. Tabi ben halk dilinde anlaşılan Şeb-i Arus’u böyle tanımlıyorum. Ama Şeb-i Arus ölmeden önce ölmenin açık net bir mesajıdır. Kaç kişi ölmeden önce ölüyor. Bıraksan hiç ölmeyecekmiş gibi yaşıyor. Bu anlamda Şeb-i Arus artık klasik bir anma, ilk okul müsamerelerine döndü, içi boşaltıldı. Hani bir Şeb-i Arus’ da Gazze’yi , Filistin’i anlayabildik mi? Şeb-i Arus’a gelen milletler ile Suriye’yi konuşalım. Konuşmacı desin ki; Mevlana insanları ötekileştirdi, herkesin gazını boşalttığı yer olmuş artık Şeb-i Arus.

QhQZUyDo*Sinan Yağmur’a bizi kırmayıp bu samimi röportaj için bizlere zaman ayrıdığı için teşekkür ediyoruz.

Yazar : Akademik Şuur


Etiketler : aşkın gözyaşları | röportaj | şeb-i arus | sinan yağmur |

Abdullah Yıldız Hoca ile Namaz Bahsi
Abdullah Yıldız Hoca ile Namaz Bahsi

13 Aralık 2018 13:16

Abdullah Yıldız hocam biz sizi tanıyor ve takip ediyoruz....

Hikmet Anıl Öztekin ile Eyvallah Röportajı
Hikmet Anıl Öztekin ile Eyvallah Röportajı

15 Nisan 2016 13:30

Öncelikle biz kendimizi tanıtmak istiyoruz; Ben Hasret Kopuz, Sosyoloji...

Gençlere Örnek Bir Rol Model : Abdullah Şenaslan ile Röportajımız
Gençlere Örnek Bir Rol Model : Abdullah Şenaslan ile Röportajımız

01 Nisan 2016 18:42

Abdullah bey, bize kendinizi tanıtır mısınız? Abdullah Şenaslan, aslen...

Mesut Yazıcı ile İşaret Dili Üzerine Söyleşi
Mesut Yazıcı ile İşaret Dili Üzerine Söyleşi

21 Şubat 2016 19:03

Nüfusunun %13’ü engelli olan bir ülkede engellilere yeterince önem...