top-logo

19 Recep 1440

Değişen Dünya Düzeninde Arap Baharının Yeri ve Hakimiyet Savaşı

Değişen Dünya Düzeninde Arap Baharının Yeri ve Hakimiyet Savaşı

Özet

2011 yılı başlarından itibaren Ortadoğu’yu etkisi altına alan rejim karşıtı hareketler bölgedeki Arap halklarının kendi kaderlerini kendilerinin belirlediği özgürlük hareketleri olarak nitelendirilmektedir. Arap baharı olarak da tanımlanan ve bölgeyi etkisi altına alan bu hareketler sonucunda bölgenin dinamiklerini değiştirmektedir. Bu değişim ise orta ve uzun vadede bölgede çıkarları olan tüm uluslararası aktörleri etkileyecektir. (Coşkun, 2012: 63)

Ortadoğu’daki Arap Baharını analiz edilirken iki önemli faktörün altını çizmek gerekir. Bunlardan birincisi bu hareketin ne salt bir halk hareketi olduğu, ne de tek başına küresel güçlerin güç gösterisi olduğudur. Arap baharını analiz ederken toplumsal hareketin ve küresel güçlerin etkisini birbirini tamamlayan bir yapboz gibi düşünebilir, büyük resme bakıldığında da hangi etkinin esasen dağar ağır bastığını veya daha faydacı olduğunu görebiliriz. Sosyal, siyasal ve ekonomik nedenlerden hareketle ortaya çıkan Arap Baharı ile daha önce iktidar alanından dışlanan kesimler, iktidar olanakları üzerinde söz sahibi olmak istemişlerdir. Benzer şekilde Arap Baharı’nın önemli tetikleyicilerinden olan ekonomik yokluk ya da mahrumiyet, Arap Baharı ile birlikte düşük gelirli sosyal kesimlerin kaynaklara ulaşma aracı haline dönüşmüştür. Ekonomik ve politik özgürlük talepleri gün geçtikçe Arap toplumları içinde daha da güçlü bir ses tonuyla dile getirilmeye başlanmıştır.

Peki, bu değişim dalgası gerçekten de Tunuslu işportacı Tarık el Tayyip Muhammed Bouazizi’nin kendini yakması sonucunda toplumun öfkesini bir anda ortaya çıkaran bir etki miydi? Yoksa bu değişim hareketi gerçekten de iyi organize edilmiş toplumsal bir tepki miydi?  Ya da tüm bu isyanların tarihsel bir zemin mi vardı? Bu sorulara yanıt vermek için ilk önce bölgenin tarihsel durumu incelenecek ve daha sonra bölgesel durum Ortadoğu’ya müdahil iç ve dış aktörlerin bölge açısından Kriz-Kritikleri yapılacaktır.

Küreselleşme bağlamında bu düzeni yorumlayacak olursak Wallerstein’in merkez-çevre kuramı ve Samir Amin’in Bağımlılık teorisinede değinmek gerekir. Wallerstein büyük kapitalist ülkelerin ve çevrelerce zekice yönlendirilen, belirsizliğin had safhada olduğu kaotik bir geçiş döneminden bahsedilebilir. Merkez çevre arasındaki değişim eşit olmayan şartlarda gerçekleşir.

Samir Amin’in ise bağımlılık teorisi; Güney ülkelerin taşeron haline getirildiği bir emperyalizm süreci yaşamakta olduğunu, Kuzey ülkelerinin ise tekeline geçen sahalardan bahsetmek gerekir. Çalışmamızda bu iki görüşün birleştirilip bugünkü Ortadoğu’yu daha iyi analiz edebilmek bahsettiğimiz  hakimiyet savaşı açısından önemlidir.

Anahtar Kelimeler: Küreselleşme, Ortadoğu, Arap Baharı, ABD, Rusya

 Değişen Dünya Düzeninde Arap Baharının Yeri ve  Hakimiyet Savaşı

ARAP BAHARI İLE GELEN DEĞİŞİM

Ortadoğu’daki Arap Baharı’nı analiz edilirken iki önemli faktörün altını çizmek gerekir. Bunlardan birincisi bu hareketin ne salt bir halk hareketi olduğu, ne de tek başına küresel güçlerin güç gösterisi olduğudur. Arap baharını analiz ederken toplumsal hareketin ve küresel güçlerin etkisini  birbirini tamamlayan bir yap boz gibi düşünebilir, büyük resme bakıldığında da hangi etkinin esasen dağar ağır bastığını veya daha faydacı olduğunu görebiliriz. Sosyal, siyasal ve ekonomik nedenlerden hareketle ortaya çıkan Arap Baharı ile daha önce iktidar alanından dışlanan kesimler, iktidar olanakları üzerinde söz sahibi olmak istemişlerdir. Benzer şekilde Arap Baharı’nın önemli tetikleyicilerinden olan ekonomik yokluk ya da mahrumiyet, Arap Baharı ile birlikte düşük gelirli sosyal kesimlerin kaynaklara ulaşma aracı haline dönüşmüştür. Ekonomik ve politik özgürlük talepleri gün geçtikçe Arap toplumları içinde daha da güçlü bir ses tonuyla dile getirilmeye başlanmıştır.

2011 yılı başlarından itibaren Ortadoğu’yu etkisi altına alan rejim karşıtı hareketler bölgedeki Arap halklarının kendi kaderlerini kendilerinin belirlediği özgürlük hareketleri olarak nitelendirilmektedir. Arap baharı olarak da tanımlanan ve bölgeyi etkisi altına alan bu hareketler sonucunda bölgenin dinamiklerini değiştirmektedir. Bu değişim ise orta ve uzun vadede bölgede çıkarları olan tüm uluslararası aktörleri etkileyecektir. (Coşkun, 2012: 63)

Peki bu değişim dalgası gerçekten de Tunuslu işportacı Tarık el Tayyip Muhammed Bouazizi’nin kendini yakması sonucunda toplumun öfkesini bir anda ortaya çıkaran  bir etki miydi? Yoksa bu değişim hareketi gerçekten de iyi organize edilmiş toplumsal bir tepki miydi?  Ya da  tüm bu isyanların tarihsel bir zemin mi vardı? Bu sorulara yanıt vermek için önce bölgenin tarihsel durumunu incelemek gerekmektedir.

 

Bölgede Tarihsel Durum

 -Mısır

Mısır, köklü tarihi, seksen milyona yakın nüfusu, zengin yer altı kaynaklarıyla İslam dünyasının ve Orta doğunun en önemli ülkelerinden biridir (Örmeci, 2011:1). Mısırda ve hatta orta doğuda yaşanan olayları anlamak için 20. Yüzyıl Mısır siyasi tarihini iyi incelemek gerekir.

Mısır bir yüzyılı aşkın süredir orta doğuyla ilgili her tartışmada kendini ciddi bir biçimde hissettirmiştir. Bunun en önemli sebebi küresel güç olma idealinde olan her devlet için ekonomik ve stratejik açıdan çok büyük önem taşıyan Süveyş Kanalını sınırları içinde bulundurmasıdır. Yüzyıllar boyunca ülke, yabancı güçlerce elde tutulması gereken bir nesne, Arap dünyasını etkilemenin bir yolu, Asya ve Akdeniz’e bir atlama taşı olarak görülmüş ama asla salt Mısır ülkesi olarak değerlendirilmemiştir.

Öyle ki yüzyıllarca ülke, istilacılar ve kâşifler tarafından sömürülmüştür. Firavunların zamanından bu yana iktidara gelen ilk Mısırlı 1952 yılında Kral Faruk’tur. Bu durum mısır kültürüne şu atasözüyle yansımıştır “Fi bilad Misr heyruha li ğayruha; yani Mısırda iyi olan her şey başkasına aittir (Goldschmidt ve Davidson, 2011:331).

Mısır daha öncesinde bir Osmanlı eyaleti iken 1841-1914 yılları arasında özerk bir eyalet olmaya hak kazanmıştır. Tabi bu kağıt üzerindeki durum. Gerçekte ise dönemin yayılmacı Britanya Devleti uzun yıllardır Osmanlıyla mücadelesi üzerinden Mısırda çalışmalar yapıyordu. 1882 yılından itibaren Mısır İngiliz askerleri tarafından ele geçirilmişti. İsmen olmasa bile aslen bir İngiliz sömürgesi haline gelmişti. Bunu siyasi kararların İstanbul’da değil Londra’da alınmasından ya da yerel konuların Mısır’ın saraylarında değil kahirenin doğusunda ki İngiliz temsilciliğinde alınmasından anlayabiliriz (Goldschmidt ve Davidson, 2011:333). Osmanlı 1914’de müttefiklerle savaşa girdiğinde Britanya, Avustralya ve Hindistan’dan asker taşıyan gemilerinin Avrupa’ya ulaşabilmesi için Süveyş kanalına muhtaç olduğunu biliyordu. Bundan dolayı Mısır’ın Osmanlıyla olan tüm bağlarını kopartmıştır. Ve o tarihten itibaren Mısır resmen Osmanlı eyaleti olmaktan çıkmış ve İngiliz Protektorası olmuştur. Savaştan sonra bağımsız bir Mısır’a dönüşeceğini düşünen halk bu duruma ses çıkartmamıştır.

İngilizler 1914’den 1956 yılına kadar Mısır sömürgeciliğine devam etmiştir. Hatta 1954 yılında yapılan bir antlaşmayla Britanya 1956 yılında işgale son vereceğini vaat etmiştir. Ancak daha bu antlaşmanın yapıldığı yıl İngiltere ve Fransa Süveyş kanalını işgal etmiştir (Goldschmidt ve Davidson, 2011:336).

Mısırda en koyu bağımsızlık hareketi 1910’lu yıllarda başlamıştır. 1919 yılında halk emperyalist Britanya’nın ülkeden çekilmesi ve sürgüne yollanan Waft (Mısır bağımsızlığını savunan delegasyon) lideri Saad Zaglul’a destek vermek için kitleler halinde sokağa döküşmüş ve imza kampanyaları düzenlemiştir. Protestolara o dönemde öğretmenlerden ev kadınlarına, öğrencilerden köylülere Hıristiyan ve Müslüman Mısırlılar katılmıştır. Bu ayaklanmanın yaptığı baskıyla Mısır 1923 yılında Britanyalılara büyük tavizler vererek de olsa demokrasiyi ilan etmiştir. Sonradan olan olaylardan ve yönetim şeklinden anlaşılıyor ki İngilizler sadece halkı belli bir süreliğine teskin etmek için demokrasiye izin vermiştir. Fakat rejimin ismi demokrasi de olsa İngiltere sömürgeye devam etmiştir (Goldschmidt ve Davidson, 2011:341).

Ülkenin yönetiminde bulunan kral İngilizlere Mısır’ın bağımsızlığını kabul ettirememiştir. Ülkede Waftçıların dışında bir diğer muhalif grup ise radikal İslamcı Müslüman Kardeşlerdir. Müslüman kardeşlerin şiddet eylemleri ve waftçıların Arap Milliyetçiliğine dayanarak halk kitlelerini arkasına alması sonucunda rejim meşruiyetini yitirmiştir. Bu kaos ortamı karizmatik bir lider için oldukça yararlıdır. Ülkeyi kaostan kurtaracak bir liderin arkasında durmaya halk hazırdır. İşte bu ortamda gerçekleşen darbe sonucu Hür Subaylar grubu krallığı devirerek cumhuriyeti ilan etmiştir. Hür Subayların en etkin ismi Cemal Abdulnasr ise halkın aradığı karizmatik lider olarak Cumhurbaşkanı seçilmiştir. Nasr Arap milliyetçisi bir sosyalist olarak kendine karşı olan Müslüman Kardeşleri sindirmiş ve iktidarını pekiştirmiştir (Örmeci, 2011:5).

Fakat yönetim hiçbir zaman tam anlamıyla demokratik olamamıştır. Nasr’ın batıya ve İsrail’e karşı sert tutumu onu Araplar karşısında bir kahraman yapmıştır. Arap birliği gibi fikirleri bölgede popülaritesini arttırmıştır. Ülkede gerçekleşen darbeye pek fazla dikkat kesilmeyen batı dünyası, olaylar somut olarak çıkarlarına dayanana kadar demokrasiyi her zaman destekleri tavırlarını sürdürmüşlerdir. Ta ki Nasr’ın Süveyş Kanalını millileştirme kararına kadar. Bu karardan sonra İsrail, İngiltere ve Fransa ittifak kurarak Mısıra savaş açmıştır. Bu savaşta Nasr Sovyet desteğiyle ayakta kalabilmiştir (Örmeci, 2011:6).

Nasr’ın ölmesinin ardından yerine Enver Sedat geçmiştir. Enver Sedat daha liberal politikalar izlemiş ve batıyı çok rahatsız etmeyen bir siyaset yürütmüştür. Bu yüzden de Müslüman Kardeşlerin suikastına maruz kalmıştır (Örmeci, 2011:9).

Enver Sedat’tan sonra koltuğu Hüsnü Mübarek devralmıştır. Eski bir savaş pilotu olan mübarek 30 yıl boyunca göreceli olarak istikrarlı bir yönetim sergilemiştir. Batı ile ve İsrail’le her zaman barışık olmuştur. Hatta o kadar ki I. Körfez Savaşında Irak’a karşı Amerika’yı desteklemiştir (Örmeci, 2011:10 ).

Mübarek 2011 yılına kadar ülkeyi pek fazla zorlanmadan yavaş yavaş da olsa demokratik özgürlükleri vererek yönetmiştir. Peki, 30 yıllık müttefiki olan batı Mübarek’e niye destek vermemiştir? İsrail’in ve ABD’nin politikalarına tamamen ters düşen Müslüman Kardeşlerin de desteklediği El Barebey Mübareke karşı neden desteklenmiştir? Bu soruya şuanda ancak Mısır’da iktidarda bulunan Müslüman Kardeşlerin politikaları incelenerek yanıt verilmeye çalışılabilir.

LİBYA

Petrol zengini ülkelerde petrol gelirlerinin halka yansımaması, sosyo-ekonomik sıkıntıları da beraberinde getirmiştir. Libya’daki isyanların temposunu kaddafi rejiminin değişim temposu karşısında umudunu yitiren neoliberal ‘’reformcular’’belirledi. Mısır ve Tunus’taki İsyanların merkezinde ise neoliberal ‘’reformcular’’ değil, halk bir kitle olarak yer aldı.

Arap Baharı’nın sarstığı rejimlerin kaderini uluslar arası destekçileri  belirlemeye çalışırken , Libya’da uluslar arası destekten yoksun Kaddafi rejimi, NATO’yu ve diğer Arap devletlerinin finansal ve askeri desteğini  alan muhalefet karşısında yıkıldı. Bahreyn ,  Yemen ve Suriye’de ise muhalefet ve rejimler üzerinden aslında uluslar arası aktörler  de mücadele etti.(Başkan, 2012: 128)

Ortadoğu’daki malum ülkelerin devlet aygıtlarının ve merkezi otoritelerinin ani bir şekilde yıkılması ve rejim değişikliği gerçekleşmesi durumunda ortaya çıkacak  yapının mevcut durumundan daha olumsuz olabileceği ve demokrasi üretilmeyeceğidir. Ortadoğu’da tarihsel olarak ya da son yıllarda merkezi otoritenin, devlet aygıtının zayıf olduğu  iki örneğin sunulduğu tablodur. Bunlar tarihsel olarak zayıf merkezi otorite ile yönetilen Lübnan ve 2003 ABD işgali sonrası devletin tüm kurumları ile çöktüğü Irak’tır.(Orhan,2012: 11)

Ortadoğu’da sosyal, siyasal  ve ekonomik alanda yaşanan rol değişimleri , Bahar sonrasında yeni işbirliklerine, çatışma ve kriz alanlarına neden olma potansiyeline sahiptir. Bu potansiyel sürecin işleyişine göre şekillenecektir. Sosyal sınıflar ve güç odakları arasında uzlaşma ve

demokrasi kültürünün geliştirilmesi bu bakımdan bir anahtar role sahip görünmektedir. Aksi taktirde; sosyal, siyasal ve ekonomik alanların yeniden paylaşım yada bölüşümü ülkelerin siyasal istikrarı ve toplumsal barışın bozulması olasılığını içermektedir.Bu durum aynı zamanda bölgeye yönelik çeşitli düzeydeki dış müdahalelerin de önünü açacak ve yüzyıldan fazladır devam eden istikrarsızlık sarmalı kırılamayacaktır.(Akbaş, 2012: 141)

Arap Baharı’nın ekonomi politiğinin önemli bir diğer boyutu  da büyük güçlerin mücadelesinde bir değişmede neden olabilecek olmasıdır. Ortadoğu enerji kaynaklarının ve ticaret olanaklarının üzerindeki ABD ve AB yönlü Batı ipoteği ile Çin ve Rusya yönlü Doğu ipoteği sürekli hale gelen pozisyonlarını kaybetmemek üzere yeni bir rekabetin alanı haline dönüşebilir. Ayrıca büyük güçlerin bölgesel pozisyonunu sürdürmek için kullandıkları araçlarla da bir değişim söz konusu olabilir. Bu araçların daha ‘’yerli unsurlardan’’oluşması daha olasıdır. Bütün bunlarla beraber ,iktidar ve ekonomi alanının sosyal kesimler tarafından paylaşımın güçlenişi dışında , büyük güçlerin Ortadoğu kaynakları üzerindeki ekonomi politik rekabetin de kızıştığı bununda bölgede istikrarsızlığa ve güvenlik sorunlarına , çıkar çatışmalarına neden olacağı değerlendirilebilir.(Akbaş, 2012: 142)

 

Ekonomik ve politik kaynakların çeşitli düzeylerde ve çeşitli aktörler arasında değişimi ve bölümünün yaşanacağı iddiası aslında bu çalışmanın sorunsalıdır. Rusya’nın Ortadoğu’daki istekleri, ABD’nin Arap Baharı’ndan ne beklediklerini  ve bu iki küresel gücün kriz ve kritiğini yapmak gerekir. Batıyla ve Müslüman devletlerle (mısır, Suriye) ilişkilerine de ayrıca değinilecektir.

DIŞ AKTÖRLER AÇISINDAN ORTADOĞU’NUN DEĞERLENDİRİLMESİ

Rusya Açısından Ortadoğu’nun Kriz ve Kritiği

Ortadoğu, Rus dış politikasının önemli çıkar sahalarından birisidir. Sovyetler Birliği dönemindeki Moskova’nın bölgeye ilişkin politikaları ekonomik ve jeopolitik çıkarların yanı sıra ideolojik gerekçeler doğrultusunda şekillenmiştir.

2000’lii yılların ortalarından itibaren Rusya Ortadoğu’da ki kaybolmuş etkinliğini değişen koşullara uygun olarak yeniden inşa etmeye başlamıştır.

Son dönemde ‘’Arap Baharı’’adıyla tanımlanan gelişmeler Rusya’nın bölge politikasına ilişkin hesaplarının da ‘’güncelleştirilmesi’’ zaruretini doğurmuştur. Rusya’nın Suriye’de meydana gelen ayaklanmalar karşısında sergilediği tavır ise bu güncellenmenin en önemli ayağını oluşturmuştur.

Fakat bu gelişmeler Rusya için birkaç açıdan önemlidir :

1-) Olaylar sayesinde Rusya’nın Ortadoğu politikası Rus kamuoyu gündemine taşındı ve tartışmaya açıldı. Bu bölgenin Rusya için ne kadar önem arz ettiği kar-zarar hesabı da dikkate alınarak yeniden yorumlanmaya başladı.

2-) Bölgenin ekonomik önemi, zengin petrol ve doğalgaz kaynakları kuşkusuz diğer büyük devletler gibi Rusya’nın ilgi alanındadır. Bu kaynakların boyutu ve üretim kapasitesi, sadece dünya ekonomisini besleyici nitelikte değildir; bu kaynaklar olmaksızın dünya ekonomisinin varlığı bile mümkün olmayacaktır.

3-) Ortadoğu2daki gelişmeler Rusya’nın ekonomik çıkarlarını da olumsuz etkilemektedir. Ortadoğu, Rusya İçin silah ihracatı yapılan önemli bir coğrafyadır.

4-) Rusya ABD’nin bölgeye çok açılmasından rahatsızdır. Bu kendini Suriye konusunda daha somut bir şekilde ortaya çıkartı.

5-) Ortadoğu’da meydana gelen devrimler her ne kadar Rusya’da ki siyasi dengeleri yerinden oynatmak için yetersizse de yakın coğrafya açısından ( Orta Asya , Kafkaslar ) huzursuzluk kaynağı olabilir. Bu bölge Rusya’nın iç güvenliğini de etkileyebilecek bir bölgedir.(Asker, 2012: 233-234)

6-) Rusya’nın Suriye üzerinde bu kadar hassas davranması; eğer Suriye hükümeti devrilirse Rusya’nın Suriye’deki üssünün zarar göreceği ve doğalgaz hatlarının sıkıntıya gireceği ve Rusya’ya büyük bir ekonomik zararın olacağı sorunsalını da göz önünde bulundurmak gerekir.

Bu yüzden Rusya’nın Esed sonrası Suriye ile ilişkiler konusunda bir saklı planın olduğundan bahsedilmektedir. Rusya Suriye’deki sorunun çözümünü gücü yettiği kadar uzun zaman dilimine yaymaya çalışacaktır. Ayrıca Sovyetler zamanından kalma olarak bahsedilen istihbarat ağının da hızla çözülmeye gidilebileceği endişesi Rusya’yı Suriye üzerinde daha hassas düşünmeye itmektedir.(Asker,2012:235)

ABD Açısından Ortadoğu’nun Kriz ve Kritiği

Ortadoğu’da güçlü devlet istemeyen ABD, aslında hiçbir bölgede güçlü devlet istemediği gibi, ağır biçimde yaşadığı küresel ekonomik krizi aşmak için bölgesel çatışmalara mecburdu

Vijay Prashad’e göre ABD’nin Ortadoğu’yu kaybetmemesi için dış politikasının dört temel direğinin korunması gerektiğini vurgulamaktadır.

ABD’nin dış politikasının temellerinden ilki;

1-) ABD’nin petrol için Ortadoğu’ya güvenmesi gerekliliği

2-) Arap dünyasında ABD müttefiklerinin terörle mücadelede Atlantik güçlerinin  yanında yer alması gerekliliği

3-)Arap müttefiklerinin kendi halklarında İsrail’e karşı gelişen radikal duyguları dizginlemeleri gerektiğidir.

4-) ABD dış işleri bakanlığının statükoya karşı  ‘’İran revizyonizmi’’ olarak tanımladığı durumun önünü kesmektedir.(Prashad, 2012 : 57-58)

ABD-AB ülkeleri gerek yaşadığı ekonomik kriz nedeniyle yeni pazarlara duyulan ihtiyaç, gerekse de bölgenin yeni güç merkezlerinin denetime girme tehlikesi nedeniyle  Ortadoğu’da yeni çatışmalar ve özellikle iki güçlü ülke olan Türkiye ve İran’ın karşı karşıya getirilerek savaştırılarak güçsüzleştirilmesini istemektedirler.

 

İÇ AKTÖRLER AÇISINDAN ORTADOĞU’NUN DEĞERLENDİRİLMESİ

Türkiye Açısından Ortadoğu’nun Kriz ve Kritiği

2011’de Tunus’ta başlayan Arap Baharı’nın tüm Arap ülkelerini etkisi altına alması, Türkiye’nin sıfır sorun politikasına beklenmedik bir darbe oldu. Özellikle Suriye’deki toplumsal muhalefetin gelişmesiyle, Türkiye ile Suriye yönetimi arasındaki gerginlik ve bu gerginliğin, İran ve Irak hattına taşınmaya başlaması, Türkiye’nin komşularla olan sıfır politikasının yanlış bir strateji olduğuna dair görüşlerin artmasına neden oldu. Türkiye’nin barış içinde istikralı ve güven içinde yaşamak istediği bölge, jeopolitik olarak bölgesel ve küresel güçlerin, siyasi  ve ekonomik çıkar çatışmalarının en yoğun olarak yaşandığı bir bölgedir. Gelecek yüzyılın ulusal, bölgesel ve küresel güçler açısından kaderini belirleyecek siyasi, ekonomik ve sosyal değişim ve dönüşümlerin bu bölgede yaşanacağı gerçeği varsayımdan öte bir gerçekliktir.

Arap Baharı’nın Ortadoğu üzerindeki siyasi ve sosyal yankısı bu değişimin ilk adımlarını oluşturmaktadır.  Bölgede şimdiye kadar geçerli olan kurallar anlamlarını yitirmeye başladılar. Bölgesel ve küresel güçler Ortadoğu bölgesinin, bölgedeki dini, etnik, siyasi ve ekonomik yapıdaki istikrarsızlıklar ve güven bunalımının derinleşmesini bir fırsat bilerek, kendi çıkarları doğrultusunda yeni bir yapılandırma politikasını başka bir ifadeyle yeni bir kolonileştirme dalgasını gerçekleştirme gayreti içindedirler. Türkiye’nin varlığı, güveni, huzuru ve istikrarı bölgede sağlanacak istikrar, huzur ve güven ortamına yakından alakalıdır.

İran Açısından Ortadoğu’nun Kriz ve Kritiği

2002 yılında başlayan İran nükleer programı  ve sonrasında uluslar arası sistemle İran arasındaki konuyla ilgili meydana gelen restleşmeler ve bu süreçte İran’ın saldırgan söylemler üretmekten kaçınmaması hem Ortadoğu hem de Avrupa ve Amerika’da tedirginlik yaratması. İran-İsrail ilişkileri ise halihazırda hiçbir zaman düzelme eğilimine girmemişken bu dini kökenli çatışmanın iki tarafta  dinlerini değiştirmedikçe sona ermesini beklemek ancak hayal olabilir. İsrail-İran ilişkileri hali hazırda hiçbir zaman düzelme eğilimine girmemişken bu dini kökenli çatışmanın iki tarafta dinlerini değiştirmedikçe sona ermesini beklemek ancak hayal olabilir.( Özkan, 2012: 64)

Suriye Açısından Ortadoğu’nun Kriz ve Kritiği

Arap Baharı sürecinin en son ve sancılı halkasını Suriye oluşturmaktadır. Suriye’nin kendine özgü koşulları nedeniyle Kuzey Afrika’da yaşanan ‘’Arap Baharı’’ Suriye topraklarında uzun süren bir istikrarsızlığa yol açmıştır.

Uluslar arası politika açısından Suriye sorununu karmaşıklaştıran temel faktör , sürece dolaylı doğrudan müdahil olan bölgesel ve küresel aktörlerin biri birinden farklı ve çatışan yaklaşım ve pozisyonları olmuştur. Aktör temelinde , Türkiye’nin eleştirel tutumu, ABD ve AB’nin Esad’a iktidarı bırakma çağrısı karşısında İran’ın Esad yönetimini koşulsuz desteklemesi yanı sıra  Rusya ve Çin’in BM’nin Suriye’ye yaptırım kararını veto etmeleri ,tarafların çatışan pozisyonlarının genel görünümünü yansıtmaktadır. Çıktıları itibarı ile Suriye sorununun gerek Ortadoğu’nun gerek dünya politikasını etkileme potansiyeli güçlü görünmektedir.(Musaoğlu,2012:64) Ayrıca  Rusya’nın, ABD’nin ve Türkiye’nin Arap Baharı çerçevesinde izlediği politikalar  değişim/kalıcılık açısından da değerlendirilecektir.

Küreselleşme Işığı Altında Hakimiyet Savaşı

Küreselleşme bağlamında bu düzeni yorumlayacak olursak Wallerstein’in merkez-çevre kuramı ve Samir Amin’in Bağımlılık teorisinide değinmek gerekir.

Wallerstein büyük kapitalist ülkelerin ve çevrelerce zekice yönlendirilen, belirsizliğin had safhada olduğu kaotik bir geçiş döneminden bahsedilebilir. Merkez çevre arasındaki değişim eşit olmayan şartlarda gerçekleşir.

Samir Amin’in ise bağımlılık teorisi; Güney ülkelerin taşeron haline getirildiği bir emperyalizm süreci yaşamakta olduğunu, Kuzey ülkelerinin ise tekeline geçen sahalardan bahsetmek gerekir.

Bağımlılık teorisinin temel tezleri ; Öncelikle dünya, merkez ülkeler ve çevre ülkeler olmak üzere 2’ye bölünmüştür. Bu ikiliğin yaratan kapitalizmin kendisidir. Bahsedilen merkez ülkeler, ABD, Japonya, AB’dir. Bunlar aynı zamanda kapitalist, gelişmiş, modernleşmiş, çağdaşlaşmış ülkeler olarak tanımlanmaktadır. Bu ülkeler sömürgeci ülkelerdir.

Merkez ülkelerinin zenginliklerinin temel nedeni, çevre ülkeleri yağmalamaları ve onları sömürmeleridir. Merkez ile çevre arasında eşitsiz bir gelişme ve kutuplaşma söz konusudur.

Samir Amin 4 temel tekelleşme olduğunu söyler. Bu tekeller; Teknolojik, Finans, Kitle İletişim ve Silah tekelleridir. Samir Amin çevrenin bütün ilişkilerini merkezden koparması gerektiğini dile getirir. Siyaseten, hukuken, ekonomik ve sosyal olarak çevrenin merkezden kopması gerekir. Kopma gerçekleşince merkez ülkeler, merkez ülke olmaktan çıkar, dağılır. Bu kopmadan ötürü merkez ülkeler artık merkezliliklerini kaybedecekler ve eşitsiz gelişme, kutuplaşma önlenmiş olacak.

Çevre ülkelerdeki geri kalmışlığın ve krizlerin nedeni merkez ülkelere olan bağımlılıktır.

Çalışmamızda bu iki görüşün birleştirilip bugünkü Ortadoğu’yu daha iyi analiz edebilmek bahsettiğimiz  hakimiyet savaşı açısından önemlidir.

Abdullah Şenaslan-Ak Parti Pendik Gençlik Kolları Başkanı

KAYNAKÇA

Akbaş,Zafer (2012), Middle Eastern Congress on Politics and Society , Sakarya.

Asker, Ali (2012), Middle Eastern Congress on Politics and Society , Sakarya.

Başkan, Birol (2012), Middle Eastern Congress on Politics and Society , Sakarya.

Coşkun, Bezen Balamir (2012), Middle Eastern Congress on Politics and Society , Sakarya.

Musaoğlu, Neziha (2012),  Middle Eastern Congress on Politics and Society , Sakarya.

Orhan, Oytun (2012), Ortadoğu Analiz 4.cilt 47.sayı,Ortadoğu Stratejik Araştırmalar Merkezi Yayınları, Ankara.

Özkan, Şerife (2012), Middle Eastern Congress on Politics and Society , Sakarya.

Prashad, Vijay (2012), Arap Baharı, Libya Kışı, Yordam Yayınları, İstanbul.

Goldschmidt, Arthur ve Lawrence Davidson (2011), Kısa Ortadoğu Tarihi, Doruk Yayınları, İstanbul.

Örmeci, Ozan (2011), Mısır: Siyasal Tarihi ve Bugünü, http://www.academia.edu/428000/_Ormeci_Ozan_2011_Misir_Siyasal_Tarihi_ve_Bugunu_Caspian_Weekly, son erişim 22.12.2012.

Yazar : Abdullah Şenaslan


Etiketler : ABD | arap baharı | hakimiyet savaşı | küreselleşme | libya | Mısır | NATO | ortadoğu | petrol | Rusya | süveyş kanalı |